Kefaret – Savaş denen melanet üzerine düşündürücü bir film

Irak’ın işgali sırasında silahsız üç sivili ‘yanlışlıkla’ öldüren bir müfrezede görevli Amerikalı bir askerin, maktullerin aile fertleriyle yüzleşmek istemesine dair gerçek bir vakayı çıkış noktası alan Kefaret (Atonement) geçen Cuma ülkemizde toplam 29 salonda ve bu salonlarda gün boyu değil günde ortalama yalnızca iki seans üzerinden çok sınırlı ölçekte vizyona girebildi. Bu koşullarda gösterime girdiği ilk hafta sonu yalnızca 256 (iki yüz elli altı) biletli seyirci tarafından izlenen Kefaret aslında bu yılın hem en iyi yazılmış, en iyi yönetilmiş, en iyi oynanmış hem de en düşündürücü, en tartışmaya açık, dolayısıyla en dikkate değer filmlerinden biri.

Senarist-yönetmen Reed Van Dyk’ın ilk uzun metraj çalışması olan ve dünya prömiyerini bu yılki Cannes Film Festivali’nde yapan Kefaret Amerikalı savaş muhabiri Dexter Filkins’in 2012’de yayınlanmış, yine ‘Kefaret’ başlıklı bir makalesini temel alıyor. Filmdeki karakterlerin çoğunun adları gerçek vakadakinden az ya da çok farklı; bu trajik vakanın özneleri kapanış jeneriğinde “teşekkürler” faslında gerçek adlarıyla anılıyorlar. Öte yandan filmin anlatısı gerçek vakaya, ya da en azından gerçek vakanın Filkins’in makalesindeki aktarımına bir hayli sadık.

2003 yılında Bağdat’ta Iraklı direnişçilerle silahlı çatışma halindeki bir Amerikan müfrezesi mevzilendikleri binanın önündeki yolda beliren sivil araçlara da yaylım ateşi açarlar. Araçlardan en öndekinin içindeki bir kadının beyaz bayrak sallaması ve kendilerinin barışçıl olduğunu haykırması sonucu ateş kesilse de beyaz bayrak sallayan kadının kocası ve iki oğlu öldürülmüş, kızı yaralanmış, bebek yaştaki torunu ise mucizevi biçimde yara almadan kurtulmuştur. Kentteki Amerikalı bir savaş muhabiri, yaralıların getirildiği hastanedeki bir doktor tarafından olaydan haberdar edilir ve o da olayı haberleştirerek basında yer almasını sağlar.

Yıllar sonra, savaştan dönen ve travma-sonrası stres bozukluğundan mustarip olduğu anlaşılan Lou adlı eski asker bu haber sayesinde sivil kurbanların kimliklerini öğrenir ve hayatta kalanların ABD’ye yerleşmiş olduklarını (söz konusu aile Ermeni kökenli Iraklı bir ailedir) sosyal medya hesapları sayesinde keşfeder. Lou aileye bir video mesaj göndermekle ve “seni affettik” yanıtı almakla yetinmez, yıllar önce olayı haberleştirmiş olan gazeteciyle de irtibata geçerek aile ile yüz yüze bir görüşme ayarlaması için aracı olmasını ister. Dindar bir birey olan aile büyüğü Mariam bu görüşme talebini kabul eder…

Kefaret her şeyden önce ‘savaş karşıtı’ bir film sayılabilir. Spesifik olarak ABD’nin Irak’ı işgalinin sorunsallaştırılması filmde gündeme gelmiyor. Daha çok savaşta can almış olmanın askerlerin ruh dünyalarını nasıl sarsmış olduğu, hele ‘istemeden de olsa’ sivilleri öldüren tarafta yer almış olmanın Lou’yu psikolojik olarak nasıl tahrip etmiş olduğu Boyd Holbrook’un başarılı performansının da katkısıyla çok etkileyici biçimde sergileniyor; çok ama çok farklı bağlamlarda da olsa işin içine ölüm girmiş trajik olayların insanların benliğinde nasıl derin yaralar açtığını duyumsatabilmesi açısından Kefaret bana kısmen Yaşamın Kıyısında’yı (Manchester by the Sea, 2016) anımsattı. Dolayısıyla Kefaret savaşın insan hayatlarını her açıdan mahveden bir melanet olduğunu isabetli biçimde imleyen bir film.

Bu arada Lou’nun çabası kendini rahatlatma saiki kaynaklı olduğuna göre, girişimlerinin “bencilce” olduğu filmde birden fazla kez açıkça ifade ediliyor. Hatta en azından başlangıçta Lou’nun amacının pek af dilemek değil de bu olayın istemeden gerçekleştiğini ‘açıklayıp’ kendisinin de ne kadar perişan olduğuna onları inandırmaktan ibaret olduğu hissediliyor. Ancak yüz yüze görüşme gerçekleştiğinde ise yaşadığı duygusal patlama bunun ötesine geçiyor.

Kuşkusuz Lou’nun vicdan azabı kaynaklı rahatsızlığı ile Mariam’ın ailesinin trajedisi kıyas kabul etmez. Nitekim Mariam bu durumu karşısında ağlamakta olan Lou’ya “benim gözlerimde gözyaşı kalmadı artık” diyerek lisanı münasiple ifade ediyor. Gözlerinde göz yaşı kalmayacak kadar büyük bir facia yaşamış bir bireyin bu facianın faillerinden birini affedebilmesi, onun da acı çektiğini not etmesi Mariam özelinde bu kadının dinsel inançlarıyla, İsa’nın öğretisini kendince içselleştirme biçimiyle bağlantılı. Belki Kefaret’ten filmi yapanların niyetinden bağımsız olarak çıkarılabilecek ilave bir sonuç ise Lou ve Lou gibilerin son tahlilde kendilerinin de insan evladı (hatta Mariam Lou’nun kendisine biraz kendi evladını anımsattığını dahi söylüyor!) birer piyon oldukları, affedilemeyeceklerin ise kadraj dışı olduğu.

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.