Dar Zamanın Çemberinde Bir Şair: Ziya Osman Saba

Cumhuriyet dönemi şairlerinden Ziya Osman Saba’nın bütün şiirleri Can Yayınları tarafından Cümlemiz adlı kitapta toplanarak yeniden yayımlandı. Yedi Meşaleciler topluluğu dağıldıktan sonra bu topluluğun şiir anlayışını sürdüren Ziya Osman Saba’nın poetikası hakkında önemli bilgilere bütün şiirleri okunarak ulaşılabilir.

Ziya Osman Saba’nın şiirlerinde çocukluk hatıraları, kaybedilmiş bir cennet misali belirir. Şairin zamaan algısı geçmiş ve gelecek arasındadır, şimdiye dair yazılan şiirler çevrenin izlenimi dışına taşmaz. Bu bağlamda geçmişi çocukluk hatıraları ve aile, geleceği de hayal ve umut doldurur. Kaybedilmiş cennete tekrar kavuşma ölümle gerçekleşir. Ölümün kabullenişindeki temel motivasyon aile bireylerine yeniden kavuşacak olmaya duyulan inançtır. Mevlânâ’da ölümün şeb-i arus olarak kabul edilmesi Ziya Osman Saba’nın şiirlerinde yeniden üretilir. Bunun en açık ifadesi “Gün” şiirinin son dizelerinde yer alır: “Belki de hurilerle düğün olacak… / -Ya Rab! Nihayet günümüz gün olacak.”[1] Ölümün, kaybedilmiş cennete kavuşturmasından dolayı kabullenilişi ve bir eşik olarak tarif edilmesi “Rabbim, Nihayet Sana” şiirine yansır. Ölüm; kin, haset, yaşama hırsı gibi tüm zaafları sonlandırıp sevilenlere kavuşmayı müjdeler: “Birer ağaç altında sevgilimiz, annemiz. / Gece değmemiş sema, dalga bilmeyen deniz, / En güzel, en bahtiyar, en aydınlık, en temiz / Ümitler içindeyim, çok şükür öleceğiz…”[2] Ölümün kavuşmayla eşitlenmesi “Toprağım” şiirinde belirginleştirilir: “Bir tabutun içinde sır vermeden gidenler, / Orda, beyaz taşlarla yıllardır beni bekler, / Benim de gözlerime yakın olsun toprağım.”[3] Gözü toprağa bakmak, deyiminin şiirdeki yeniden üretimi ölüme hazır olan kişinin ruh hâliyle ilişkilendirilir. Ölenler, sevdiklerini bekleyenler; yaşayanlar, ölmüş sevdiklerine kavuşmayı bekleyenler olarak tarif edilir. Gündeliğin döngüsel pratikleri şaire göre bir tür geç kalıştır. Bu geç kalış, ölümü ve yaratıcıya hesap verme sorumluluğundan/bilincinden insanı alıkoyar. Yaşamın döngüsel hâle gelen gündelik uğraşları şaire göre “zamanın dar çemberden kurtulamamak” ve bir tür “esaret” olarak ifade edilir. Yaşam, sıkışmışlık duygusuyla geçen zaman aralığına denk düşer. Bu gerçek temelinde acı çeken bilinç için yaşamak “Akşam” şiirinde ruhun kirlenmesi diye tarif edilir; arzu, hırs, şehvet ve kin insan ruhunun yıkanmasına neden olan kirlerdir. İnsandaki bu sapma varoluşçu bir anlayışla ele alındığından “Biz, İnsanlar” şiirinde kaderci yaklaşım reddedilerek özgür irade ve eyleminin sorumluluğunu alan insan öne çıkarılır: “Dudaklarının ucunda yalanları, / Damarlarında kan, etlerinde şehvet. / Kin, garez, hırs, hiddet… / Allahım! Sen yaratmadın insanları”[4] Bu dizelerde insanın yozlaşmasından yine insanın kendisi sorumlu tutulur. Skolastik kaderci anlayışa karşı çıkılarak yaratana “sen yaratmadın” diye seslenilmesi cismani olanla ruhani olanı yaratanın iki farklı özne olarak değerlendirildiğini gösterir: İnsan, kaderini kendi yazar; özgür irade ve akıl sahibi olduğundan eyleminin sorumluluğunu taşımakla yükümlüdür. Bedeni yaratan ilahi kudrettir fakat ruhu kirleten ise insandır. “İnsanlar” şiirinde toplumsal yozlaşma ve insanın bozulması betimlenip sitem edilirken “Biz, İnsanlar” şiirinde özne, parça-bütün ilişkisi bağlamında kendini diğer insanlardan soyutlamaz; çevresini kuşatan gerçeğin bir parçasına dönüşür.

Ziya Osman Saba’nın şiirlerinde çocukluk yıllarına duyulan özlem ve evrensel gerçeklik olarak insanın bozulma süreci karşısında duyulan çaresizlik bilincin acı çekmesine yol açan en önemli gerekçelerdendir. Bu bağlamda gelecek zamandaki güzel günlerin aile kurarak sağlanacağı hayali şiire yansır, kaybedilmiş aileye ölümle kavuşma umudu da gelecek zaman algısını şekillendirir. Yetişkin olmanın bilincine erişememiş, zorluklarla baş edebilme araçlarını geliştirememiş öznenin hayal kurması ve ölümle mutluluğa kavuşacağı yönündeki düşüncesi şimdiki zamandan kaçışın sığınakları diye değerlendirilebilir. Şairin iki zaman arasına (geçmiş ve gelecek) sıkışarak şimdiki zamandan kaçma eğilimi “zamanın dar çemberini” kırmaya çalışmasındandır.

Çocukluk hatıralarına bağlılık ailenin bir değer olarak şiire yerleşmesini sağlar. Gelecek zamanı dolduran hayalleri süsleyen geniş aile, geleneksel yapı içerisinde kabul gören birliktelik olarak yansıtılır. Yozlaşmış, hız ve karmaşa içinde yaşamını sürdüren insan gerçeği karşısında güvenin, masumiyetin, sıcaklığın ve sevginin tesis edildiği yer ailedir. Bu noktada annelik kutsal bir formda işlenir, doğuran kadın annelik mertebesine erişir, yaşamı yeniden üretme eylemini gerçekleştiren kadın dinî ilkeleri altüst eder. Bu bağlamda “Ana, Baba, Evlat” şiirinin son dizelerinde anneliğe dair cesur bir meydan okuma söz konusudur: “Basıp bağrına annesi, der: / ‘Onu ben doğurdum, ninnisini söylüyorum. / Allah’ın bile değil! / O yalnız benim yavrum…”[5] Kadına yüklenen tanrısal anlam, ancak annelikle mümkün kılınır. Doğurma, yeni bir yaşamı meydana getirmedir; anne ile tanrı arasında kurulan benzerlik yaşam üretimidir fakat semavi dinlere ters düşen bir söylemle insanın “mülkiyeti” onu yaratana bağlıdır. Kadın, yaşam üreten bir özneye dönüştüğünde doğurduğu çocuk üzerinde tanrısal bir malik konumuna erişerek Ziya Osman Saba’nın şiirine yerleşir. Onun şiirlerine bu bağlamda yaklaşıldığında ailenin inşası çocuk sahibi olmakla başlar. Çocukluk, masumiyet ve güvende olmayla eşitlenir. Yetişkin olmanın sorumluluğundan kaçıp ölümle anneye kavuşacak olma umuduna kapı aralayan psikolojinin temelinde anneden kopuşu kabullenememe ve birey olarak bağımsızlaşamama gerçeği söz konusudur. Anneden kopuşu kabullenebilmenin şartı ölümü kavuşma eşiği diye kabul etmedir. Bu eşiğe ulaşılacak zamana kadar geçen sürede kaçış psikolojisi hâkimdir, “Kanat” şiirindeki “Gideyim bırak beni hayat, / Gideyim… Tren, gemi kanat…”[6] dizeler bu durumun açık ifadeleridir.

Ölüm izleği Ziya Osman Saba’nın şiirlerinde her zaman gidilecek yerin belirginliğiyle tarif edilmez. Ölüm her ne kadar kavuşmanın eşiği diye kabul edilse de ölümden sonrası için duyulan kuşku göz ardı edilmez. “Kuyular” şiirindeki “gece, geniş sessizlik, karanlık, sular, derin kuyular, seslerini emmiş susuyor toprak” gibi kavramlar ve ifadeler etrafında ölümden sonrası için duyulan şüphe dizelere dökülür. Ölümden sonrası belirsizse yaşam da bir rüya olarak şiire sızar, hayata veda etmiş aile bireylerinin gerçekten yaşayıp yaşamadığı ve bir rüyadan ibaret olup olmadıkları sorgulanır. Bir vedalaşma ve “Allahaısmarladık” temennisiyle (yaşamın yolculuk olduğuna dair metaforla bağlantılı bir ifade) hayata gözler yumulsa da nereye gidilecek olunduğuna dair şüphenin zihni işgal etmesi şiire yansır. Güçlü bir “yeni yaşam” inancına rağmen “Yaşadım, Artık Bitti” şiirinin son dizeleri söz konusu şüpheyi net şekilde açığa çıkarır: “Tamamladım ömrümü dünyanızda, insanlar! / Nereyi göreceğim gözlerim kapanınca?”[7] Gözün kapanması ifadesi şiir ve duyular bağlamında Ziya Osman Saba’nın poetikası hakkında önemli bilgiler verir: Yaşamak, duyuları kullanarak tanıklık etmektir. Ölümle yaşamın iç içeliği “Manzara” şiirinde ne yana bakılsa mezarlığın görülmesiyle netleşir. Ölüm, duyuların canlılığını sona erdirir; geriye sessizlik bırakır. Gökyüzünün maviliğini ve çevredeki sesleri ölülerin duyumsamadığından sitem edilir. Ölüm bir yol ayrımına ve uyuma biçimine dönüştüğünde şu dizelerin üretilmesine neden olur ve duyuların şair için önemi devreye girer: “Boylu boyunca, arka üstü, yüzükoyun. / El, ayak, bacak, bilek, boyun. / Çekmek istiyorum sırtıma uykuyu, / Gördüğümü görmemek, duyduğumu duymamak. / Beyin, göz, kulak, / Uyumak…”[8] Işığın gücü arttıkça tüm renkler beyaz, azaldıkça siyah gibi görünür; insan zihnin ışık ve gündüz, canlılığa; karanlık, ölüme ilişiktir.

Ziya Osman Saba’nın şiirlerinde hatıra ve gelecek iç içe geçer, aynı şiirde iki zaman dilimine ait ifadeler yer alır. Mektep yılları ve arkadaşları; seccade, namaz başörtüsü ve tespih üzerinden anne; çocukluktaki bayram sabahları; mangal ve kış geceleri üzerinden aile hayatı; saksılar, fener, perdeler üzerinden mahalle hayatı hatıralananlar arasındadır. Şair için hatırlamak insani bir zorunluluk olarak şiire alınır. Hatıralar içinde en önemli yeri çocukluk yılları tutar: “Açılın, açılın tekrar / Çocuk dizlerimdeki yaralar”[9] Çocukluk yıllarında sokakta oyun oynarken düşüldüğünde dizde ve kolda oluşan yaralar acı verir fakat bu yaraların acısı fizikidir. Fiziksel acı veren yaralar zamanla kapanır ve yetişkinlik yılları geldiğinde asıl yara ruhta açılır çünkü dizde açılan yaralar kayboldukça çocukluk da kaybolur. Bu nedenle “Çocukluğum” şiirinde bu hatıraların oluştuğu çocukluk yılları; uzakta kalan bahçeler, gözde tüten memleket, kaybedilen aile bireylerinin hatırlanması, rengi solan resim, öznenin her bir şeyi, geri gelmeyecek günleri ifade eden sonsuz keder ifadeleriyle ilişkilendirilir. Bahçe, oda, sofa gibi evin bölümleri hatıraları canlandıran uyarıcılardır. Uyarıcıların algılanması sonucunda oluşan duygular bir kez daha duyuların şiir için önemini gösterir. Görülen bir mezarlık özneyi geçmişe götüren uyarıcıya dönüşür. Geçmişin bir bütün hâlinde hatırlanması (aile bireyleri, sınıf arkadaşları) “İyi İnsanlar” şiirinde gerçekleşip depreşen özlem duygusu dizelere dökülür:

“Sizleri göreceğim geldi, iyi insanlar!

Hür gemiciler, deniz… Yollar, şen şarkıcılar…

Masal şehzadeleri, tarihte kahramanlar…

Toprak altındakiler: Nur yüzlü büyükbabam,

Bir genç zabitti babam; annem, ihtiyar hocam.

Sizler ve çocuk kalbim ne kadar iyiydiniz!

Ne kadar temizdiniz, sınıf arkadaşlarım…”[10]

Yukarıdaki dizelerde çocukluk yıllarının masal kavramlarıyla ve tarihteki kahramanlarla bütünleştirilmesi yetişkinliğin baskısı altında ezilen psikolojinin şimdiki zamandan ve mekândan kaçış eğilimine işaret eder. Buradaki yanılsama, gerçeklikle mücadele edemeyip sürekli çocukluğa/nostaljiye sığınmayla tezahür eder. Bu bağlamda öznenin on beş ve yirmili yaşları dile getirilirken “ah” ünlemi devreye girer. Kaçış bazen de kurulan hayale bağlanır: Deniz kıyısında bir kulübe, bir kır evi, doğayla iç içe mekânlar hayal edilip kentin karmaşası ve kalabalığından kurtuluş arzusu açığa çıkarılır. Bu kaçış arzusu, metafizik düzleme “Ahret” şiirinde geçip mutluluk dünya dışı bir yerde aranır. Anneye kavuşma, yükün hafiflemesi, rahatlama arzusu ilahi bir gücün emrine bağlanır. Ziya Osman Saba’nın şiirinde yaratıcıya sesini duyurmak isteyen özneye rastlanır.

Gelecek zamanda mutlu olunacağı hayalinin yapı unsurları dikkat çekicidir: Masum, dedikodu yapmayan, yozlaşmamış insanların oluşturduğu kişi kadrosu; sessiz, sakin, doğayla iç içe, gürültüsüz, karmaşasız mekân arayışı. Kent yaşamından kaçılsa da hayal kırıklıkları ve sitemlere rağmen insandan kopmama söz konusudur, bir yandan diri tutulan umut şiirin derininde varlık gösterir. Şairlerin doğayla bütünleşme, doğa-insan kopuşunu bağlama çabasına Ziya Osman Saba’nın dizelerinde de rastlanır. Umudun diri tutulması, doğada ve aile temelinde insanda huzur aranması yaşama sevincinin işlenmesine kaynaklık eder. Kurulan hayaller, sevincin kaygısızca yaşanmasına yöneliktir.

Gündelik yaşam kaygısı insanlarda özellikle de yoksullarda yaşam sevincini geriletir. “Hayat Cümbüşü” şiirinde kamusal alanı neşeyle dolduran insanların bayramı yaşama biçimleri sosyolojik imgelem kapsamında dramatik biçimde aktarılır: deniz kıyısını dolduran insanlar, yollardaki çocuk arabaları, ele ele tutuşan nişanlılar, genç kız kahkahası, çocuk gülüşü… Sınıfsal temelde gelişen sosyolojik izlenim “İhtiyar, Çocuk, Hizmetçi vs.” şiirinde dizelere dökülür. Üç dizelik bentlere ayrılmış şiirin ilk bendinde beli bükülmüş bir ihtiyar, ikinci bendinde yalınayak ve benzi uçuk çocuk, üçüncü bendinde baharı ve sevinci tatmayıp hizmetçilik yapmak zorunda kalan genç kız, dördüncü bendinde uykulu gözlerle caddeye bakan “orospu”, beşinci bendinde veremli bir kadın, altıncı bendinde yoksulluk içinde büyüyen yavru bebek şiire konu edilir. İhtiyardan yavru bebeğe doğru genişletilen açıda yoksul insanlara dair izlenimler yansıtılır, bu insanların ortak özellikleri ise emeklerinin sömürülmesi ve gün görmemiş olmalarıdır. Bu dizelerde ideolojik temelden öte vicdani/insani yaklaşımla çevreye duyarlılık geliştirilmesi söz konusudur.

Ziya Osman Saba’nın şiirlerinde emek ve alın teri değer olarak kabul edilir. Bu değer temelinde “Ekmek” ve “Eller” şiirlerinde emek ve alın terinin önemi işlenir. Ekmeğin insan yaşamı için önemi geleneksel açıdan ifade ettiği anlam çerçevesinde şiire yerleştirilir: Ekmek uğrunda mektep okunur, yere düşse öpüp başa konur, mübarektir, evin nafakası ve çocuğun rızkıdır; ekmeği kazanmak için taş taşınır, dikiş dikilir, uğrunda verem olunur. Bir kavram olarak ekmeğin neleri gösterdiği ve hangi kavramlarla ilişkili olduğu dizelere yayılır. Maslov’un işaret ettiği “ihtiyaçlar hiyerarşisi” bağlamında en temel ihtiyaç hayatta kalabilmek ve güvenliktir. Ekmeğin önemi bu bağlamda değerlendirilebilir. Ekmeği kazanan emek ise “Eller” şiirinde işlenir: çamaşır yıkayarak geçinen yoksulların derisi soyulan elleri, ağır işlerde çalışan işçilerin nasırlı elleri, dilencinin elleri, kalem tutan eller, kazma kürek tutarak toprağı işleyen eller… Eli ekmek tutmak deyimiyle aynı bağlamda değerlendirilebilir. Beş parmağın birbirine benzemediği gibi ellerin de birbirine benzemediği çünkü ellere şeklini verenin yaşam mücadelesi olduğu vurgulanır. Kitaptaki diğer şiirlerde de yoksullar ve onların yaşam mücadelesi, maruz kaldıkları hastalıklar, geçim sıkıntıları sınıfsal izlenim çerçevesinde yansıtılır: entarisi içinde cılız yoksul kız çocukları, ilaç alacak ekonomik gücü olmayanlar, gündeliğe giden kadınlar ve eve eli boş dönen babalar, işportacılıkla geçinen yaşlı insanlar ve nineler, bir bütün olarak yoksullar. Böyle bir toplumsal düzende şair, çocuklara ayrı bir önem atfeder. “Patik Yap, Kunduracı” şiirinde ayakkabıcıların ve terzilerin çocuklara güzel giyecekler dikmesini ister. Gıdasızlık-açlık, hastalık ve kötülüklere çocukların maruz kalmamasını temenni edip tabutçudan bir istekte bulunur: “Tabutçu, ölçünü büyük tut, büyük! / Çocukların öldüğünü istemem…”[11] Çocukluk yıllarını ve anılarını özel bir önemle şiirine yansıtan şairin çocuklar için ayrı bir duyarlılık geliştirdiği görülür.

Ziya Osman Saba’nın şiirlerinde insan gerçeği; varoluş, öz/anlam arayışı, zaman, ölüm, yaşam, hız, belirsizlik kavramlarıyla ilişkilendirilerek yansıtılır. Daha önce değinildiği gibi ölüm her ne kadar kabullenilse de inanca rağmen ölümden sonrası belirsizlik şüphesini barındırır, yaşamış ve yakınlarına veda etmiş insanların gerçekliğinin/varlığının rüya olup olmadığı sorgulanır, can ise inançtan kaynaklı şekilde emanet diye kabul edilir. İnsan, ne olduğunu (özünü, yaşamın anlamını) arayan bir varlık olarak şiirde yer bulur. Bu öz arayışı dar zamanın çemberine sıkışır, mevsimler ve aylar döngüseldir, bu döngüselliğe gündelik kaygılar ve hız eklenince içinde bulunulan şartların yorduğu bir varlığa dönüşür insan. Yaşam yordukça her gün birbirinin tekrarı gibi yaşanmaya başlar. Bu şartlar altında zamanın dar çemberinin algılanması şu şekildedir: “Dönüp duran aylar; eylül, kânun, haziran, / Dar çemberinden kurtulamadığım zaman. // Doğup batan günler… Hep uzayan ayrılık, / Göğsümde yıllardır tutageldiğim çığlık…”[12] Yaşam sürdükçe duyuları aracılığıyla çevresini sorgulama bilinci güçlü özne tarafından yapılan gözlem; gündelik yaşam, hız, kamusal alan, insan gerçeği, döngüsel koşturmaca kavramlarının ilişkisi bağlamında “Nasıl” şiirinde gözlemcinin psikolojisi üzerinde zamanın çemberi daraltıla daraltıla aktarılır. Dizelerin kısalığı yaşamın kısalığını ve zamanın hızlı geçişini çağrıştıran yapıdadır. Dizelerin sonunda yer alan üç noktalar tamamlanmamışlık duygusunu yansıtır. Çelişkilerin iç içe olduğu diyalektik ilişki barındıran insan ve toplum yaşamı şu şekilde sorgulanır:

“Nasıl koşuyor bu insanlar?

Sağa, sola…

Nasıl geçiyor sevişenler?

Kol kola…

Herkesin üstünde aynı gün.

Çocuğunun elinden tutan anne.

Burda bir düğün,

Ötede cenaze.

Sıra sıra ev, dükkân, mezarlık.

Kâh kavuşma kâh ayrılık…

Kim bilir neden yaşanır, kim bilir?

Neden sevişilir?

Niçin gülünür?

Nasıl ölünür?”[13]

İnsanın yozlaşmasına tepki verilen “Biz, İnsanlar” şiirinde görüldüğü gibi varlığı ortaya çıkaran bir yaratıcının olduğuna inanılır fakat kaderci yaklaşım reddedilerek yozlaşma bağlamında özü inşa edenin/edemeyenin insanın kendisi olduğu kabul edilir. Tüm çarpıklıklara rağmen insanlar parça-bütün ilişkisi düzleminde insan olma temelinde birbirine bağlıdır, bu yaklaşım insan sevgisini canlı tutan motivasyona denk düşer.

Sonuç olarak, Ziya Osman Saba’nın şiirlerinde dar zamanın çemberine sıkışıp çocukluk yılları ve aile yaşamının anılarına sığınarak yetişkinliğe karşı direnen özne güçlendirilir. Bu güçlendirme çocuk kalmada ısrarla gerçekleştirilse de yetişkin bireyi kuşatan kamusal yaşamda “zayıflık” sayılabilir. Bu bağlamda aile bir değer, annelik ise kutsallık atfedilen başka bir değer olarak öne çıkarılır. Aile düzleminde çocuk ve geniş aile geleneksel kodlara göre işlenerek şiire girer. Yaşam çocuk kalınarak sürdürülür, ölüm ise yetişkin olgunluğuyla kabullenilip yaşamın parçası olarak kabul edilir. Ölüm, bir tür kavuşma ve çocukluk yıllarındaki güveni inşa eden aileye -kaybedilen cennete- geri dönme yolunda kabullenilen bir eşiktir. Çocukluk anıları ve ölüm psikolojisi arasına sıkışan özne için şimdiki zaman ıskalanır, şimdiki zaman ise geleneklerin ve bütünlüklerin parçalandığı kent yaşamında kendini üreten moderniteyle şekillenir. Modernite yoğunlaştıkça hız artar, zamanın çemberi daraldıkça daralır. Şimdiki zamanda gözlenen çevreyi emekçi-yoksul insanlar oluşturur. Emek de bir değer olarak şiirdeki yerini alır. Bu bağlamda kendini toplumsal yaşamdan soyutlamayan parça-bütün ilişkisi içinde kamusal alanda var olan bir özne görülür. Duyularını mekâna ve zamana tanıklık olarak harekete geçiren özne, kendini doğadan ayrı bir varlık olarak görmeyip hayallerinde de olsa bir tür ferahlama mekânı olarak orman ve deniz kıyısını tercih eder. Doğadan kopuşun yoğunlaştığı düzeni tesis eden kent, özne açısından olumsuz ruh hâline sebebiyet verir. Kentten kaçış arzusunun temelinde bu kopuşu giderme çabası bulunur. Poetik gerekçesini “Sizler İçin” şiirinde dile getiren şair, okuyucuyla duygudaşlığı dizeleri aracılığıyla kurarak şiiri söyleşiye dönüştürür. Mitolojiden, Budizm’den, modern şiirin imkânlarından yararlanan Ziya Osman Saba, az sayıda yazdığı şiirle Türk edebiyatında özgün yere sahip şairlerdendir.

[1] Ziya Osman Saba. Cümlemiz, İstanbul, Can Yayınları, Kasım 2022, s. 59.

[2] a.g.e. s. 37.

[3] a.g.e. s. 39.

[4] a.g.e. s. 99.

[5] a.g.e. s. 91.

[6] a.g.e. s. 53.

[7] a.g.e. s. 107.

[8] a.g.e. s. 154.

[9] a.g.e. s. 17.

[10] a.g.e. s. 100.

[11] a.g.e. s. 151.

[12] a.g.e. s. 60.

[13] a.g.e. s. 104.

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.