Nietzsche’nin bir sokakta kırbaçlanan atı görüp ona sarılıp ağladığı o an… İşte, Béla Tarr da Torino Atı filminde tam bu sahneden yola çıkar. Nietzsche’nin at ile olan o dramatik hikayesine bir atıfta bulunur. Ve film boyunca, 20. yüzyıl insanının yalnızlaşmasını, doğayla ve kendi zihniyle baş başa kalışını sisli, rüzgârlı, kasvetli bir atmosferle sunar. İnsan bu dönemde yalnızdır. Kendi içinde kaybolur, doğanın haşmetiyle boğuşur ama aynı zamanda onun biçimlendirdiği bir varlık olarak ona sonsuz bir biat da sunar. Filmin iki buçuk saati, dur durak bilmeyen, kulaklara ıstırap yükleyen rüzgârın uğultusuyla kulübede geçer. İzleyici, zamanın akışını yitirir, kendisini o kulübenin içinde bulur ve varlığının ağırlığını hisseder. Film, Nietzsche’nin de içinde bulunduğu zihinsel çöküşü ele alır. Kulübede bir baba ve kızı yaşamaktadır. Ya da yaşadıklarını sanan iki insan… Baba öfkeli, hırçın, geçmişe söver, önündeki nesnelere bile kinini kusar. İçine gömdüğü keder, her hareketine sinmiştir. Kızı ise tamamen küsmüştür. Hayata, kendisine ve en önemlisi doğaya… Hayatın anlamını yitirmiş, kendini monotonluğa teslim etmiştir. Babasının kasvetine karşılık, o yalnızca yaşaması gerektiği için yaşamaktadır. Her gün aynı hareketleri, aynı gereklilikleri yerine getirir, ama içinde bir boşluk büyümektedir.
Zamanın rüzgârı, yaprakları yurdundan eden sertliğiyle eserken, kulübenin içindeki çöküş de her geçen an daha da belirginleşir. Yokluk, açlık, susuzluk… Kulübenin her köşesine sinmiş bir yoksulluk ve terk edilmişlik hissi… Torino atı, ona yüklenen hiçbir şeyi artık kaldıramamaktadır. Ne su içmekte ne de yemek yemektedir. İçinde bulunduğu sessizlik ve umutsuzluk, insanın çıldırtıcı yalnızlığıyla paraleldir. Tıpkı kulübede yaşayan insanlar gibi, var olmak ile yok olmak arasında sıkışıp kalmıştır. Kuyu kurumuş, bitkiler solmuş, tüm canlılar hayatta kalmak için son gücünü harcamaktadır. Adeta tüm evren, büyük bir sessizlik içinde kaybolmayı beklemektedir. Öz, burada var olan dünya ile görünen ile tüm ilişkisini kesmiş ve bitirmiştir.
Ve işte, tam bu noktada filmde Amerika’nın üstünlük kurma meselesine dair ince ama keskin bir gönderme yer alır. Bir sahnede Amerikalılar gelir ve Torino’daki insanlara zavallı, güçsüz olduklarını belli ederler. Kendilerinin üstün olduklarını ve dünyaya hâkimiyetlerini ilan edercesine konuşurlar. Bu sahne, özellikle Amerika’nın, sömürgeci zihniyetinin bir yansımasıdır. Güçlü olanın güçsüzü ezdiği, varlık içinde olanın yokluk çekenin karşısında üstünlük kurduğu bir sistemin sert yüzünü gösterir. Film, sadece bireyin çöküşünü değil, aynı zamanda insanlığın sistematik olarak ezilen ve ezenler şeklinde ayrılmasını da gözler önüne serer. Torino Atı, yalnızlığı, çöküşü, doğaya ve sisteme karşı insanın çaresizliğini anlatan, insana kendi varoluşunu sorgulatan bir film. Rüzgâr eser, zaman akar, ama umut, orada hiçbir zaman var olmamıştır…
.
Görsel kaynaklar
https://www.cinerituel.com/bir-anti-genesis-soylencesi-olarak-torino-ati/
Bir Cevap Bırakın