Öktem Aykut’un mekânına girdiğinizde genelde hissedilen ilk duygu, bir sergiyi gezmekten çok, çalışmakta olan bir yapının içine dâhil olma hissi… Dolayısıyla “İkil ve Çoğul” başlıklı yeni sergi, Sarkis’in Norgunk külliyatından yola çıkarak kurduğu bu yerleştirme için fazlasıyla yerinde olmuş. Duvarlara ve boşluklara yayılan “kitap-saat”ler, tekil nesnelerden çok birlikte işleyen bir zamanı görünür kılmakta.
Norgunk kitaplarıyla ilk karşılaşmam, Can Yayınları’nda 2008–2012 yılları arasında çalıştığım döneme denk düşüyor. O yıllarda yayınevleri arasında dolaşan kitaplar yalnızca içerikleriyle değil, taşıdıkları niyetle de ayırt edilebiliyordu. Alpagut Gültekin’le keşisen yollarımız kısa karşılaşmalar olsa bile yayınevine sinen o sakin ve ısrarlı tavrın, kişisel bir duruştan beslendiği anlaşılıyordu. 2000’lerin başından itibaren Türkiye’de bağımsız yayıncılığın nadir ama belirleyici örneklerinden biri olan Norgunk’un kurucularındandı. Yayıncılığı bir meslekten çok, uzun soluklu bir düşünme biçimi olarak ele aldı; edebiyat, felsefe ve sanatı birbirine eklemleyen, acele etmeyen bir yayın çizgisi kurdu.

Bugüne döndüğümüzde, sergide yer alan 116 kitap-saat, bu hissi şimdi geriye dönük olarak somutlaştırıyor. Sarkis’in daha önce de kitaplara eklediği yalın saat mekanizmaları, burada bir sanatçı jesti olmaktan çıkıp bir tür belleğe dönüşüyor. Kitaplar artık okunmayı bekleyen nesneler değil; kendi zamanlarını taşıyan objeler. Saat, kitabın üzerine sonradan eklenmiş bir parça gibi durmuyor, sanki kitabın içindeki “zaman” en sonunda dışarıya taşmış durumda.
Norgunk adının Oğuz Atay’ın bir öyküsünden ilhamla seçilmiş olması, serginin alt metnini daha da belirginleştiriyor. Atay’ın metinlerinde sıkça rastlanan ikilik hâli yani içeride kalmakla dışarı çıkmak, susmakla konuşmak veya çoğalmakla kaybolmak arasında gidip gelen hâller burada mekânsal bir karşılık buluyor. Bu düzlemde İkil ve Çoğul, yalnızca bir yayınevinin belleğini değil, o belleğin beslendiği edebî ve düşünsel arka planını da sezdirtiyor.

Ayşe Orhun Gültekin’in küratöryel yaklaşımı, kitapları kronolojik ya da türsel bir sıraya sokmak yerine, onları birlikte atan bir kalp gibi ele almakta. Serginin merkezinde tavanda yer alan, Sarkis’in el yazısıyla ürettiği çift taraflı neon ise açıklayıcı olmaktan çok çağırıcı bir işlev görüyor. Ne tam bir merkez ne de kesin bir yön; daha çok bütün halde bu çoğulluğu kendine doğru çeken sessiz bir odak.
Sergiyi gezerken kendi kendime küçük bir kural koydum: önce saat yönünde dolaşmak, sonra durup yönü tersine çevirmek. İlk turda işler bir bütün olarak akıyor; kitap-saatler ardışık, neredeyse düzenli bir zaman hissi yaratıyor. İkinci turda ise, aynı nesneler bu kez başka yerlerden birbirine değmeye başlıyor. Ritmin bozulduğu, bakışın yavaşladığı bu ters akışta sergi farklı bir yüzünü açıyor; bazı kitaplar öne çıkıyor, bazıları geri çekiliyor. Aynı mekân, aynı işler ama başka bir zaman duygusu. Belki de “İkil ve Çoğul” tam olarak bu noktada anlam kazanıyor: yön değiştiğinde, anlam da çoğalıyor.
“İkil ve Çoğul”, yasını tutmakla yetinmeyen, yokluğu çoğul bir sürekliliğe dönüştüren bir sergi. Okurla izleyici, kitapla nesne, bireysel deneyimle kolektif bellek arasındaki sınırlar belirginleşmiyor; aksine bilinçli bir şekilde bulanık bırakılıyor. Sergiden çıkarken akılda kalan tek tek kitaplar değil, onların birlikte kurduğu hayali kütüphane oluyor. Ve belki de her şey, gerçekten de, iki taraf arasındaki bir konuşmanın dibinde olup bitiyor.


Bir Cevap Bırakın