YEDİNCİ SANATIN BİZDE BIRAKTIĞI İZLER
Yedinci sanatın bizde bıraktığı izler düz bir anlatıma dayalı bir “hikaye”  ile sınırlıysa, bir anlamda çağa ilişkin hiçbir şey yaratamıyoruz demektir. Modern tiyatronun , çağa tanıklık etme anlamındaki başarıları, düşünsel bir sinemaya da yeni olanak kapıları açtı aslında. Sinemanın avantajı, bu bilinenlere çok yönlü görsellik katma şansını sağlamaya yönelik bir şeydi. Bu görsellik ise plastik sanatlardan çok şey almak zorundaydı. Modern tiyatronun oluşumunda büyük etkileri olan  Eugenie O’neil, Thornton Wilder, Henrik Ibsen  gibi yazarlar, biçimciliği üst mod’a taşıyan “gelecekçi” tarzında oyunlar yarattılar bir açıdan…Modern sanatın temelinde yatan şey, anlamı ön plana çıkarırken dolaylı ve üst bir dil kullanması gerçeğidir. Bu dilin insandan kopuk olması gerekmez, tersine ruhu kavrayıp da üst düzeye çeken bir yapı içerir çağdaş sanatın işlevi. Bir sanat dalının felsefeden, diğer sanat dallarından, tarihsel gerçekliklerden beslenmesi gereği ise yapılan işin değerliliğiyle ilgili bir şeydir. Çok sesli düşünce, şiirde, romanda, müzikte geçerli ise, bu sanat dallarının daha fazlasını bir anlamda içeren sinema da “yeni bir dil” kullanmak, bulmak zorunda. Marcel Carne’den  Alain Resnais’ye kadar sinema yönetmenleri önümüze düşünsel anlamda çok değerli yollar açtılar. Onlar o dönemin sinemasını yaparken gelecekçilik anlamında düşünsellik ve üst dil bir anlatım da  bir anlamda önem taşıyordu bütün yenilikçi eğilimler gibi. Tiyatronun  sözünü ettiğim saygın değerlerine paralel olarak da sinemada Louis Malle, Akira Kurosawa, Karel Reisz gibi yönetmenler, anlatım dili ve görsellik anlamında çok geniş yollar açtılar bugünün sinemasının  önünde…Şiirsel Gerçekçilik, Yeni gerçekçilik, Yeni Dalga derken dünya sineması sonunda, yani günümüzde sanki bir kararsızlık, bir istikrarsızlık dönemi yaşıyor gibi…Bunun tarihle, çağ’la, politik sistemlerle ve yeni dünya düzeniyle ilgisi epey fazla. Türk sinemasında olanlar ise bir bakıma  o l a m a y a n l a r a  dönüştü. Yani çağdaki bu tuhaf hız, bir anlamda estetiği, felsefeyi, düşünselliği bir anlamda rafa kaldırdı; oysa ilerleyen şey çağdı ve sanat, çağı ve ötesini hedefleyecekken, çağ mekanik gücüyle sanatın önüne geçti bir bakıma. Sonuçta ise, pop-şiddet-aksiyon-tüketim tarzı şeyler bize sanat ya da sinema olarak sunulmaya başladı. Bu olayın bizdeki olumsuz izleri akıl almaz boyutta. Yani görsellikten, düşünceden uzak, dizi mantığıyla çekilen şeyler hiç de sinemasal motifler taşımıyor son yıllarda ülkemizde. Ancak konumuz bu değil, yani özetlediğimiz hikayenin dışında kalanlar ve günün sanatını yaratmakta ısrarcı olan yönetmen ve senaristler bizim için önem taşıyor. Söz gelimi yazar Alain Robbe-Grillet, modern sanat yönünde aldığı yolun içeriğine birkaç iyi sinema senaryosu sığdırmayı başardı. Mesela Last Year at Marienbad* filminin altyapısına verilen emek gibi.
‘Arkamızda kalanların’ çağın sanatına yaptığı katkıyı özetledikten sonra gelelim bugüne: Kapitalizm, ‘gizli yönetimler ve yöntemler yoluyla’ dünyayı sallıyor ama sonunun geldiğinin de bilincinde; süper güçler dünyaya saldırıyor, çünkü atmosferde havanın suyun bitebileceğini biliyor bir gün. Sistem insanları boş kazanımlarla avuturken sanat da basit eğlencelik bir şeyler yapmaya çalışıyor. Böyle bir ortamda, geçmişin ince izleri üzerinde yürüyerek çağın sanatını yaratmaya ve yaşatmaya çalışanlar azaldı; ancak tutarlı olan bazı ‘sanat kahramanları’, devrimci “işler” çıkarıyorlar/çıkardılar. Türk sineması Susuz Yaz’dan beri pek bir şey beceremedi, hikayeye dayalı denemeler: Sözgelimi Muhsin Bey, Züğürt Ağa benzeri ustaca düz anlatımlar gerçekleştirilirken, Lütfi Ö. Akad, Metin Erksan bu tarz filmlerin öncü hazırlayıcıları oldular. Benim asıl değinmek istediğim çalışmaların önceliğinde, “çağın sanatını, tanıklık anlamında değerlendiren” sinemalar arasında çok düşündüren film, Ömer Kavur’un Gizli Yüz’ü oldu. Biçimsellik, görüntü ve çok seslilik anlamında epey söz söyleyen bu film, Türkiye’de politik değişimler sonucu yerini “Nuri Bilge” benzeri bir tarza bıraktı. Çağın bunalımı, ülkenin yaşadığı travmatik olaylar  ve de yaşanan acı gerçeklerin anlatımında ne yazık ki zaman zaman görüntüsel anlamda bir şeyler yakalayan Nuri Bilge Ceylan, modern anlatım dili kullanmada çağın çok gerisinde kaldı. Düz hikayeleri ağır ve alçak gönüllü bir dille anlatmak bir sinema tarzı olabilir de “felsefi anlamda” hiç de bir şey söylüyor olmayabilir bu tür çalışmalar. Tarkovski Solaris’te, durağan kamerayı kullanırken içiniz titrer ne oluyor diye; ancak Nuri Bilge’nin bir evin, bir ağacın üzerinde uzun saniyelerce kamerayı tutması bir anlam taşımaz. Bu da bu sinemacının şaheser yaratmayı denemek yerine günü, günün diliyle anlattığı geçeğini değiştirmez. Günün Türk sineması artık popüler dizilerden, kara mizahtan beslenen, “görüntüyü hiç hesaba katmayan” sıkıcı sözde eğlenceliklerden ibaret genellikle, daha önce belirttiğim gibi. Kimse büyük düşünemiyor, kimse dünyayı sorgulamayı, estetiği yargılamayı da düşünmüyor. Ve birbirinin  aynı şeyler usandırıncaya kadar yineleniyor. Belki de bu dönem ülke sinemasında bir kriz dönemi. Ama bunun sosyopolitik nedenleri belli bir şey. Böyle bir yönetim biçimi de hiç de doğru ve dürüst olmayan sanatçı kişilikleri yaratacaktı aynen 12 Eylül sonrasının ülke sosyolojisinde ve sanatında yarattığı ‘değişim’ adlı depremler gibi. Benim gelmek istediğim konu, günün sinemasında yeni eğilimlerin nasıl hareket bulduğu. Bu bence çok önemli.
Çağın -bence- bir dahisi olan Leos Carax 31 yaşında çektiği, Les amants du Pont-Neuf (Köprü Üstü Aşıkları), biçimciliğin, insan trajedisinin ve kapitalizme sanatsal bakışın çatışmalı bir anlam bulduğu denemedir. Biçim ustacadır, görüntü fauve-pop karışımı, ama expresyonizmi de içine alan yapıdadır. Ama Leos Carax şu akımdandır derseniz yanılırsınız. Bana göre toplumsal gerçekçilik, şiirsel gerçekçilik, yeni dalga denemeleri sonunda dünya (bağımsız değil, deneysel değil, ama bunları da içeren) yeni bir sinema örneğiyle karşı karşıya. Burada kavramsallık var mı? Bence var, ama tam bir kavramsal bakışı içermeyen “yeni bir kavramsal dil”…
Bu durumda , çağın değişimi, ABD kulelerinin bombalanması, kapitalizmin geri kalmış coğrafyalar başta olmak üzere dünyaya saldırısı, teknolojik gelişimin insan ruhunda yarattığı gerilim sonucunda, tümüyle biçimsel açıdan “gelecekçi”, itirazcı ve cesur bir sinema tarzı da ortaya çıktı. Tabii ki popüler gişe filmlerinden söz etmiyoruz. Bu yeni sinema içinde deneysellik de bağımsızlık da vardı; ama hiçbir yapıt bu kavramları tümüyle içermiyordu. Darren Aronofsky, Black Swan (Siyah Kuğu)’da düşsellikle gerçeğin iç içe yaşadığı bir bunalım dili yaratır. Trajediyi gören, inkar etmeyen ve gerçekçi bir biçimde ortaya koyan bir dil.  Burada kamera ve görüntü ustalığı belirgindir ve bu yeni cesur deneylerde başarılı olan  hızlı kamera tekniği bu filmde çok işe yarar. Ama buradaki özet, yine bunalan bir dünyanın bunalan bir sanatıdır ve sanatçının trajedisidir. Carax, aynı anlamları uzun bir aradan sonra 2012’de çektiği Holy Motors (Kutsal Motorlar) çalışmasında, biçimsel anlamda en üst düzeye çıkarır.  Ancak çağın trajik yaşamı konusunda alabildiğine umutsuzdur bu filmde yönetmen.  Kylie Minogue, film içindeki bir şarkı sahnesi ortamında bize fonetik anlamda bir hüzün şarkısı sunar. Filmde Denis Lavant üst kişiliktir ve teatral bir gösterinin her gün değişik kimliklerle sergilenmesi gibi tuhaf ama kavramsal izler taşıyan bazı anlatımlar söz konusudur burada. Filmde diğer elemanlar ve yönetmen ise üst yapım peşindedir. Her gün limuzini içinde çeşitli kılıklara giren ve her acıyı başka bir mekanda temsil eden bir toplumsal sahnede oynayan  bir kişilik…Bu kişiliğin kendi kendisinin katili olmasına kadar uzanan düşsel sahneler, hüzünlü hastalık sayfaları, eski sevgiliyle son kez terk edilmiş bir binada karşılaşmak…Ve her şeyin sonunda dünyanın acısına, aşkın trajedisine –inleyen  değil–,  neredeyse böğürerek çaresizce başkaldıran  bir ‘kahraman’. Şunu mu söylüyor: “Biz hayata ve sanata geç kaldık!”. Ya da söyleyemedikleri: “Birileri böyle istiyorlardı..”
BBC çekimleriyle ünlü Stephen Poliakoff, psikolojik dili anlamla birleştirebilen derinlikli bir film olan Capturing Mary (Mary’i Yakalamak-2007) adlı filminde, gizemli, tuhaf ve ‘rahatsız edici’ bir insanın sosyal ortamda ve edebiyat çevrelerinde yer alıp da filmin kahramanı baş aktrisin hayatını alt üst etmesini anlatıyor. Burada Freud’u yaya bırakacak ruh analizlerinin yorumu seyirciye bırakılmış; ama film gizliden gizliye bir şey anlatıyor: “ürpertiyi”.  Bir anlatıcı, geriye dönüşler, gerçek dışı gibi görünen ama o an kanayan yaralar… Bunlar da kavramsallık ve psikiyatriye göndermeler yapan bir çalışmanın ayrıntıları.
Alain Resnais’nin yeni sayılabilecek (2009) Les Herbes Folles (Yabani Otlar) filmi ise bir kadın tarafından kaybedilmiş cep telefonunun bulan kişi tarafından sahibine ulaştırılması üzerine denenmiş belki de hayatı alaya alan bir yapıt. “Kara film” demiyorum, ama usta bir sinemacının, yaşam zaten anlamsızlıktır söylemini destekleyen ve toplumsal açıdan da ‘dünya gerçeğine uzak’ bir film. Sanatsal yapısının da pek fazla tutarlı olduğunu düşünmediğim bir son dönem çalışması.  Resnais sinemasının ilk örneklerinde** görülen biçimcilik, yönetmenin son dönemlerinde olduğu gibi bu filminde de pek görülmez. Karşılaştırmalı yöntemle bir de olumsuzluğu örneklersek,  yeni bir film olan (2015), gişe pazarlamasının ve insan duygusunu ‘kullanmanın’ bir  örneği olan Fifty Shades of Grey (Grinin Elli Tonu) ise kamera tekniği dışında tümüyle kötü bir film örneği. Bizde çok görülen ‘zengin kız-fakir oğlan’ tiplemesinin tersi bir örneklemeyle, edebiyat bölümü öğrencisi bir genç kızın, medya kralı bir “ulaşılmaz yakışıklıya” tutulmasının  cüretkar sahnelerle bezenmiş hali sinema olarak da hiçbir şey söylemiyor bu filmde.
İlgimi çeken bir film olan 2014 yapımı “5 to 7″ise Victor Levin imzalı, alçak gönüllü sayılabilecek, ‘üst bir sinema dili yaratamasa bile’ hiç olmazsa sıradan filmler saldırısına uğrayan sinema dünyasına şiirsel bir şeyler sunabilen bir çalışma. New York’ta, bir genç yazarın, aynı şehirde yaşayan bir diplomatın eşi olan bir kadınla yaşadığı, yasak olmayan ilişki anlatılıyor filmde. Aynı kaldırımda sigara içerken rastlantısal başlayan arkadaşlık; ve de kadının sadece akşam 5 ve 7 saatlerinde görüşmeye uygun olması nedeniyle hep aynı saatte buluşmalarla süregelen bir bağ üzerine bir film. “Yasak olmayan ilişki” diyorum, çünkü buluşma saatlerindeki süre ihlal edilmediği müddetçe, kadının eşinden de onay gören ilginç bir ilişkinin anlatıldığı “yormayan” bir sinema yapıtı “5 to 7”. Bütün bu örnekler; yani biri dışında -günün- yenilikçi ve akımlardan bağımsız yeni sinemasına birkaç örnek…Dahi olan kişi çeşitli sanatlarda çağı yaratıcı depremlerle tuvalde, perdede ya da kağıt üzerinde örnekleyebiliyor. Benim de amacım derinlikli sinemanın, geçmiş ustalarının açtığı yolda ilerleyişini birkaç örnekle anlatmaktı.
*Alain Resnais’nin 1961 tarihli felsefi filmi
**Örneğin “Hiroshima mon Amour” ve de “Last Year at Marienbad” filmleri.

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.