Marx bugün yaşasaydı ve EK Dergi’ye yazsaydı…
“Yapay zekâ”yı görseydim kullanıp kullanmayacağımı soruyorsunuz. Hiç şüphelenmeyin, kesinlikle kullanırdım yoldaşlar, hem de belki sizi rahatsız edecek kadar çok kullanırdım. British Museum’da yıllarca rapor karıştırmış, arşivlerin tozunu yutarak yaşamış bir adamın, binlerce sayfayı taramasına, aradığı veriyi bulup çıkarmasına yardım edebilecek bir makineyi görüp de bundan ahlaki nedenlerle uzak duracağını sanmayın lütfen; biraz insaflı olun, sonuçta ben de bir insanım. Ayrıca çalışma süresinin kısalması üzerine bu kadar kafa yormuş birinin, kendi araştırmasını bile isteye uzatmayı fazilet sayacağını da nereden çıkardınız? Böylece yazılarımı daha hızlı yazar, diğer devrimci faaliyetlerime ve belki çocuklarıma daha fazla zaman bile ayırabilirdim.
Çağınıza gelip “yapay zekâ” dediğiniz bu pek marifetli makinenin çıktığını ilk öğrendiğimde önce bunu doğrudan Engels’e yazdım: “Sevgili Friedrich, sermayenin yeni bir icadı var. Derhal bunu incelememiz gerekiyor. Fakat aylık ödeme istiyorlar.” Onun vereceği cevabı da tahmin edebilirsiniz: “Karl, sermayeyi her incelemek istediğinde neden benim para göndermem gerekiyor?” Evet, üretici güçlerin gelişmesi karşısında ikimizin de ufku geniştir; özellikle faturayı ödeyecek olan kadim dostumun ufkunun biraz daha geniş olması ve cömertlik erdeminden nasibini almış olması gerekiyordu.
Dediğim gibi emin olabilirsiniz ki örneğin bu makineden fabrika raporlarını karşılaştırmasını, şirketlerin çalışanlarına söyledikleriyle yatırımcılarına anlattıklarını yan yana koymasını isterdim. Bir yanda fedakârlık çağrısı, öte yanda kâr beklentisinin aynı kafalardan çıktığını göstermek için bu alet oldukça faydalı olurdu. Çeviri yaptırır, hesapları sınar, yazdığım bir bölümün en kuvvetli itirazlarını çıkarmasını söylerdim. Bana hak vermesini ise asla istemezdim. O iş için zaten benden alıntı yaparak birbirini aforoz eden yeterince insan yetiştirmişsiniz.
Geçen gün denemek için kendi eserlerimi ona sordum. Bana hiç yazmadığım bir cümlemi, son derece muntazam bir atıf verme usulüyle getirdi. Bu kadar kısa sürede literatüre böylesine iyi uyum sağlamasını beklemiyordum. Tarihimiz zaten metinleri yanlış anlayıp yanlış aktarmanın tarihidir ve bu yeni alet de bu konuda en az insan kadar mahir görünüyor. Elbette ben her zaman kaynağı açar, cümleyi arar, bulamazsam makinenin çıktısını çöpe atardım. Ama sorumluluğu da makineye devretmezdim. Sonuçta doğruyu yanlıştan ayıracak olan benim. Bunun yaptığı yanlışlar da daha önce filozofların devirdiği çamlardan çok da büyük görünmüyor.
Ben bu makineyle tanışmaya çalışırken odama pek ciddi görünen bir yoldaş girdi. Marksist olduğunu ve bu nedenle yapay zekâya karşı çıkmak gerektiğini söyledi. Kulaklarıma inanamadım. Söylediklerini tekrarlamasını söyledim; dediklerini yineledi. Yahu, bunlar beni nasıl okuyorlar? Ben fabrikaları kapatın mı dedim? Makineleri kırın, kentlerden kaçın, köylere yerleşip tarihsel materyalizmi gaz lambasıyla aydınlatın mı dedim? Yalnızca insanı zorunlu emeğe mahkûm eden ilişkileri eleştirdim; “her şeyi tek başınıza yapın,” diye de bir sözü hiçbir yazımda söylemedim.
Oysa Ücretli Emek ve Sermaye’de gayet açık yazmıştım: “Bir pamuk eğirme makinesi, pamuk eğirme makinesidir. Ancak belirli koşullar altında sermaye haline gelir.”1 Ben böyle yazdım diye bu cihazın vidalarını sökerek içinde burjuva aramayın. Mülkiyete, ücret ilişkisine, üretimin kimin buyruğuyla ve kimin yararına örgütlendiğine bakın. Burjuva, makinenin içinde oturmuyor; makinenin başında çalışan insanın hayatına hükmeden ilişkilerde karşınıza çıkıyor. Kendisi o sırada başka bir kıtada tatilde de olabilir.
Kapital’de işçilerin “makine ile onun sermaye tarafından kullanılışını birbirinden ayırmayı” öğrenmesinden söz etmiştim.2 Demek ki bu ayrımı yapabilecek duruma gelmek tarihsel bir kazanım. Şimdi bazı yoldaşlarım, bana sadakat göstermek için o kazanımdan vazgeçiyor gibi. İnsan kendi kitabının dipnotundan geriye doğru çekilince kendini bir tuhaf hissediyor.
Kaldı ki yapay zekânın bütün toplumlarda, bütün kullanım biçimlerinde değişmeden kalacak uğursuz bir özü bulunduğunu söylemek, eleştirinin yerine “özcülük” koymaktır. Demek ki benim dönemimde olduğu gibi bugün de tarihsel ilişkilerin hangi toplumsal bağlamlarda nasıl cereyan ettiğini incelemek zahmetli geliyor; makinenin hepimizi ele geçirecek bir ruhu olduğunu sanıp meseleyi daha araştırmaya başlamadan kapatıyoruz. Elbette belirli bir sistemin işçiyi gözetlemek, insanları ayrımcı biçimde elemek ya da kandırmak için tasarlanmasına karşı çıkmak gayet yerinde olabilir. Ne var ki yeni bir teknolojiyi incelemeden mahkûm etmek kadar peşinen beraat ettirmek de düşünce tembelliğidir.
Üstelik teknoloji dediğimiz de gökten tertemiz bir alet olarak düşüp sonradan patronun elinde kirlenmiyor. Hangi sorunu çözmek üzere tasarlandığına, neyi başarı saydığına, kimin işini kolaylaştırıp kimi denetlediğine toplumsal ilişkiler daha baştan karar veriyor. Bu yüzden kimi araçları başka amaçlarla kullanır, kimilerini yeniden tasarlar, kimi uygulamaları da durdurursunuz. Diyalektik düşünmek, piyasaya çıkan her yeni ürüne kırmızı kurdele takmak da onu baştan külliyen reddetmek de değildir.
Engels’le Komünist Manifesto diye bir şey yazmıştık. Belki gözünüze ilişmiştir; orada şöyle diyoruz: “Komünist toplumda birikmiş emek, işçinin yaşamını genişletmenin, zenginleştirmenin, geliştirmenin bir aracıdır.”3 Makinelerin birikmiş toplumsal gücü, yaşayan insanın hayatını büyütsün istiyoruz. Siz ise işçinin makinesiz kalınca daha sahici bir işçi olacağını anlatıyorsunuz. Yoldaş, lütfen bizi iyi oku ve anla ki bel fıtığının sınıf bilincine zorunlu katkısı bulunduğuna dair bir tezimiz hiçbir zaman olmadı.
Makineler çalışsın. Toplumun üretme gücü artsın. Fakat bu güç üzerinde halkın gerçek söz ve karar hakkı olsun; üretilen zenginlik ortak yaşamı iyileştirsin. İnsanlar biraz daha az çalışıp biraz daha çok yaşayabilsin. Bunun neresinden “fişi çekin” sonucu çıkardınız, gerçekten merak ediyorum. Metinlerimi ters çevirip okuyunca daha devrimci olmuyorlar.
Yeni araçların karşısına dikilip insanlığın sonunu ilan etmenin de kadim bir takıntı olduğunu biliyorum. Platon’un Phaidros’unun 274c–275b pasajında Sokrates, Mısır tanrısı Theuth ile kral Thamus arasında geçtiğini anlattığı bir konuşmayı aktarır. Theuth yazıyı hafızaya ve bilgeliğe yardımcı bir buluş olarak sunar; Thamus, insanların dışarıdaki işaretlere güvenerek hatırlama yetilerini daha az kullanacağını söyler. 275d–e bölümünde ise yazının sorulara cevap verememesi de tartışılır. Demek ki yazının hafızaya ne yapacağı bile daha o zaman tartışılıyormuş.
Başrahip Johannes Trithemius, 1492’de kaleme aldığı çalışmasında elyazması kitapları ve kopyalama emeğini savunuyor, parşömen üzerine yazan kâtipleri matbaanın karşısına koyuyordu. Gelgelelim bu eser 1494’te matbaada basıldı.4 El yazısının üstünlüğünü daha çok kişiye duyurmanın elverişli bir yolu bulunmuştu. Ne var ki bu rahibi de sırf “şakamıza gülünsün” diye yeniliğe bütünüyle kapalı birine dönüştürmeyelim. Manastırda yürütülen bir çalışma biçimini savunuyordu. Burada eski çalışma düzeninin kendi değerlerini koruma çabasını görebiliriz. Teknolojinin yarattığı çatışmaları incelemek, taraflardan birine aptal deyip geçmekten biraz daha fazla uğraş gerektiriyor.
Benden sonra tarihte ne olmuş diye şu fevkalade marifetli aletlerinizle de bir araştırma yaptım. Şimdi 1986’da Washington’a gidelim. Matematik eğitimcilerinin meslek örgütü NCTM, hesap makinelerinin her sınıf düzeyinde öğretime katılmasını savununca, John Saxon öncülüğündeki bir grup öğretmen kongrenin dışında protesto düzenledi. Çocukların temel işlem becerilerini edinmeden cihaza bağımlı hale gelmesinden endişe ediyorlardı. Başka öğretmenlerse hesap yükü azalan öğrencinin problemin kendisine daha çok kafa yorabileceğini söylüyordu.5 Demek ki öğretmenler tek bir ağızdan konuşmamış. Tartışma, aletin varlığından çok hangi yaşta, nasıl kullanılacağı etrafında dönmüş. Bu ayrıntıyı kaldırırsanız tarih daha eğlenceli, düşünce daha kısır olur. Hesap makinesinin maliyeti de bu kez bize çıkar.
1995’te ise Clifford Stoll, Newsweek’te internet coşkusuna itiraz ederken “hiçbir çevrimiçi veri tabanı günlük gazetenizin yerini almayacak” diye yazmış.6 Eski bir gazeteci olarak gazetelerin başına gelenleri düşününce bu cümleyi yeniden dizgiye göndermek gerekiyor. Ama bundan Stoll’un bütün kaygılarının saçma olduğu sonucu da çıkarılamaz. İyi öğretmenin yerine cihaz koyma hevesi ayrıca tartışılır; bağlantı sayısıyla bilginin niteliği aynı şey değildir. Buradaki ders, yeniliği eleştiren herkesin sonunda rezil olacağı değil, henüz oluşmakta olan bir ilişkinin sınırlarını ebediyen çizmenin ne kadar iddialı ve tehlikeli olduğudur.
Makine kıran işçilerin tarihine gelince, geçimlerini tehdit eden dönüşümlere karşı öfkelerini akılsızlığa indirgemem. Kapital’i bunun için yazmadım. Teknoloji övgüsü yaparken işçinin kaybını küçümseyenlerin, makine düşmanlığı yaparken işçinin angaryasını kutsayanlarla şaşırtıcı bir akrabalığı var: İkisi de işçiye ne istediğini sormayı ihmal ediyor. Birinin gözünde insan ilerlemenin maliyeti, ötekinin gözünde geçmişin koruma altındaki eşyası.
Asıl merak ettiğim, yapay zekânın bana ne söyleyeceğinden önce, bunu söyleyebilen düzenin nasıl kurulduğu. Oysa reklamlarında insanlığın ortak bilgi birikiminin nasıl her an paylaşılabildiğinden, erişilebilir olduğundan söz ediliyordu. Ne hoş! Kuşakların araştırmaları, dillerin incelikleri, insanların yazdıkları, öğrettikleri, birbirlerine aktardıkları şeyler… Sonra reklam sayfasının aşağısına indim. Ortak bilgi birikimine ulaşmanın aylık ve yıllık ödeme seçenekleri vardı.
İnsanlık malzemeyi hazırlamış ama insanlığın kendisine de müşteri numarası verilmişti.
Mühendislerin emeğini yok saydığımı söyleyecekler. Hayır yoldaşlarım, mühendisleri de o insanlığa dahil ediyorum. Çip tasarlayanın, sistem kuranın, veri madencisinin, veri etiketleyenin, araştırma yapanın emeğini özellikle görmek istiyorum. Tam da bu yüzden başarıyı anlatan fotoğrafta neden hep aynı birkaç kişinin bulunduğunu soruyorum.
Grundrisse’de toplumsal bilginin doğrudan üretici güce dönüşmesini tartışmıştım; “genel zekâ” ifadesi bu bağlamda geçer.7 Oradan bugünkü sohbet penceresini önceden haber verdiğim sonucu çıkarılmasın. Kehanet işini benden sonrakiler yeterince geliştirdi. Fakat toplumsal olarak oluşmuş bir gücün insanların karşısına başkasının mülkü olarak dikilmesi epey tanıdık bir şey değil mi? İnsan kendi birikiminin kapısını çalıyor. İçeriden bir ses, daha kapsamlı yanıt için hesabını yükseltmesini söylüyor. Tuhaflık bence burada, madem insanlığın ortak birikiminden faydalanmak istiyorum, kendi yazdığım pasajları bile okumak için neden benden ücret talep ediliyor?
Üstelik bu harika zekânın bir “bulutta” yaşadığını anlatıyorlar. Bulut! Bu sözcüğü işitince biraz hafifliyor insan; teknoloji inanılmaz gelişmiş, artık gökyüzünde yaşamaya başlamış diye düşünmeye başlıyor. Oysa aşağıda binalar, kablolar, elektrik ve soğutma düzenekleri var. Onları kuran, işleten insanlar var. Neyse ki bu bulutun tapusu bulunduğunu öğrendiğimde şaşkınlığım geçti. Çağınızda göğe de çıkılsa da hesap yeryüzünde hâlâ tutuluyormuş demek ki.
Bir de görüntüleri etiketleyen, yanıtları değerlendiren, eğitim verilerini düzenleyen insanlar var.8 Oysa tanıtımında makine kendi kendine öğreniyor, cevap veriyor deniliyordu; fakat üretim sürecine yakından baktıkça insan emeği daha da görünür oluyor. Bu, her cevabı perde arkasında birinin yazdığı anlamına gelmez elbette. Makinenin başarısını küçümsemeye de yol açmamalı. Yalnızca söz konusu başarının anlatıldığı sahneden tüm çalışanların indirilip başrolü yalnızca makine oynuyormuş gibi sunulmasına itiraz ediyorum.
Zaten bu yeni makinenin marifetlerini incelemek için bir işletmeyi ziyaret edeyim de emek sürecine etkisini yerinde göreyim dedim. Müdür, yapay zekâyla verimliliği iki katına çıkarmayı hedeflediklerini anlattı. Eskiden sekiz saatte yapılan iş artık dört saatte bitecekmiş. Sonra bir işçiye döndüm: “Kalan dört saatte ne yapacaksınız?” diye sordum. Adam cevap vermeye hazırlanırken müdür araya girdi: “Daha fazla iş.”
Demek zamanda tasarruf sağlanmıştı. Fakat zamanı tasarruf edilene teslim etmek henüz düşünülmemişti. Öyleyse hâlâ kapitalizm tıkırında işlemekteydi.
Ben basitçe ve yalnızca şunu soruyorum: Makinenin hızı artınca sizin çalışmanız neden uzamaya devam ediyor? İşyerinizde üretkenlik yükseldiğinde ücretiniz, dinlenme süreniz, hayat güvenceniz de aynı ölçüde yükseliyor mu? Yükselmiyorsa, aradaki fark hangi hesaba yazılıyor? Cevabı işlemcinin ruhunda aramayın. Üretkenlik kazancını kimin sahiplendiğine bakın. Teknolojinin açtığı imkân ile sizin yaşayabildiğiniz hayat arasına giren mülkiyet düzeniyle ilgilenin. Yoldaşlarım, failin adını yazmamız gereken yere cihazın model numarasını geçirip dosyayı kapatamayız.
Müdür çalışanların angaryadan kurtulacağını söylüyordu. “Kurtulanların geliri ne olacak?” diye sordum. İnsan kaynaklarına yönlendirdi. Teknolojik ilerlemenin vardığı yerde insanların geçimi başka bir departmana havale ediliyordu. İşsiz kalanlara yeni beceriler edinmeleri önerilecekmiş. Ben tarihin bu kısmına tanık olmayalı, insanın ekmeğini kaybetmesini müfredatındaki bir eksiklik olarak açıklamak gibi epey yaratıcı bir yöntem icat edilmiş.
Ben insanların zorunlu işlere daha az zaman ayırabilmesini isterim. Fakat işçinin boş zamanı aç kalma süresine dönüştüğünde, ona özgürleştiğini söyleyenin akıl sağlığından kuşkulanırım. Üretkenlik artışından daha kısa çalışma süresi, gelir güvencesi ve ortak refah çıkması için mücadele gerekir. Yoldaşlarım, bunların hiçbirini yazılım güncellemesinin yan ürünü olarak beklemeyin. İndirilecek dosyanın içinde toplu sözleşme bulunmuyor.
Şu balık tutma meselesini de bir açıklığa kavuşturalım. Her güzel cümleyi Manifesto’ya bağlamayın; kitap zaten kısa. Engels’le Alman İdeolojisi’nde “sabah avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam hayvancılıkla uğraşmak, yemekten sonra eleştiri yapmak” imkânından söz ettik.9 Mesele, insanı ömrü boyunca tek bir işe çivileyen işbölümünü aşabilmekti. Hepinize olta alma zorunluluğu getiren bir merkez komitesi genelgesi hazırlamıyorduk. Balıklar da rahat olsun; tüm boş zamanımızda onların peşinden koşacağımız yok.
Şiir okuyun, âşık olun, çocuklarınızla oyalanın, hiçbir şey yapmadan oturup düşünün. Fakat bunları yapabilmek için önce şirketinizin verimlilik değerlendirmesinden onay almanız gerekmesin. Her boş saatinizi yeni bir beceri edinerek tekrar iş piyasasına sunmak zorunda kalıyorsanız, işten çıkmış sayılmazsınız; yalnızca eğitiminizin masrafını mütemadiyen kendiniz karşılamaya başlamışsınız demektir. İnsan hayatının bütün saatlerini istihdam edilebilirliğine yatırmak zorunda mı?
Kapital’in üçüncü cildinde özgürlüğün maddi koşullarını tartışırken yazdığım cümle kısa: “İş gününün kısaltılması temel önkoşuldur.”10 Grundrisse’de aynı ufku başka türlü anlatıyorum: “Zenginliğin ölçüsü artık hiçbir biçimde emek zamanı değil, serbest zamandır.”7 İnsanlığı sürekli daha çok çalıştırmanın görkemli yollarını aramıyordum. İnsanların kendilerini geliştirebilecekleri zamanı düşünüyordum.
Geldik kapitalizmin algoritmikleşmesine. İşletmede çalışanların performansını algoritma değerlendiriyormuş. Müdür bu kelimeyi öyle bir rahatlıkla söyledi ki, sonunda sorumluluktan emekliye ayrıldığını sandım. “Neyi başarı sayacağını kim belirledi?” dedim. “Sistem objektif,” dedi. Sorumu tekrarladım. Objektiflik sözcüğünün ses düzeyi yükseldi; cevabın içeriği değişmedi.
Bir hedef belirliyorsunuz. İnsanları bu hedefe göre ölçüyor, sıralıyor, ödüllendiriyor ya da eliyorsunuz. Sonra kararı teknolojiye teslim edip ellerinizi yıkıyorsunuz. Sanki kâr hedefi sabahleyin ormandan çıkıp kendiliğinden bilgisayara girmiş. Bu sessizliğin nezaket sayılması, özellikle hakkında karar verilen kişi de susturulduğunda, benim anlamakta zorlandığım ilginç bir gelişme.
İşçi şeffaf olacak: Hızı, molası, hareketi ölçülecek. Onu ölçen ölçütleri soracağız: Şirket sırrı. Ne zarif bir düzen! Çalışanlar camdan yapılmış ofislerinde çalışacak, yönetim perdenin gerisinde kalacak. Ardından karşılıklı güven eğitimi düzenlenecek. Eğitim zorunlu, perdeyi açmak yasak.
“Üst kodlar” diyorsunuz. Tam olarak neyin gizlendiğini adlandıralım: Sisteme verilen talimatlar mı, eğitim verileri mi, modelin ağırlıkları mı, karar ölçütleri mi, onu işyerine bağlayan yönetim kuralları mı? Bunlar aynı şey değil. Hepsini tek bir gizli düğmeye indirgersek sermayeyi eleştirirken ona doğaüstü bir zekâ da bağışlamış oluruz. Buna hiç gerek yok; onlar zaten yeterince övgü alıyorlar.
Elon Musk gibi isimleri eleştireceğiz elbette. Fakat eleştiri, olguları eğip bükmeye hak tanımaz. xAI, 2024’te Grok-1’in model ağırlıklarını ve mimarisini yayımladı.11 Bunu görmezden gelip “hiçbir şey açmıyorlar” dersek asıl meseleyi kaçırırız. Bir dosyanın indirilebilir hale gelmesi, o dosyayı geliştiren altyapı üzerinde halkın karar hakkı kazandığı anlamına gelmez. Kod deposuyla mülkiyet sicili farklı yerlerde tutuluyor hâlâ yoldaşlarım.
İnsanların hayatını etkileyen bir sistemin nasıl sınandığını, hangi verilerle kurulduğunu, yanlışından kimin sorumlu olduğunu bilmek isterim. Bağımsız inceleme, anlaşılır gerekçe, etkili itiraz hakkı isterim. Etkilenenlerin tasarım ve yönetimde söz sahibi olmasını isterim. İşçinin önüne bir milyon satır kod bırakıp “işte, artık özgürsün” demek için ya çok saf ya da epey pahalı bir danışman olmak gerekir.
Üstelik açık kod da bütün davranışları kendiliğinden açıklamaz. Gizlilikle karmaşıklığı ayıralım; insanların özel bilgilerini korumakla yönetimin tercihlerini denetimden kaçırmayı da. Her ayrıntıyı gelişigüzel yayımlamak zorunda olmadan kamusal hesap verebilirlik kurulabilir. Fakat sınırı şirket çiziyor, denetçiyi şirket seçiyor, raporu şirket yayımlıyorsa, insanın kendisini denetleyerek yorulmasını takdir etmek dışında bize ne kalıyor?
Şimdi sorunuzun can alıcı yerine geldik: Böyle araçlar ortak mülkiyet, kamusal denetim ve insanların gerçek katılımıyla işletilse, hayata daha çok vakit ayıramaz mıydık? Ayırabilirdik. Üretme gücündeki artışın karşılığını daha kısa zorunlu çalışma, daha iyi bakım, daha erişilebilir eğitim olarak örgütleyebilirdik. Bunun için şeffaflığın yanında kaynakların ve karar yetkisinin de paylaşılması gerekir. Halkın yalnızca sonuçları seyretmesine izin verilen düzene, sırf girişte turnike yok diye ortaklık diyemeyiz.
Yalnız bir rica: Ortak mülkiyete geçince yanlış hesabın doğru çıkacağını sanmayın. Model hata yapabilir; kötü tasarım, mahremiyet ihlali, kaynak israfı yine mümkündür. Bunları araştırır, sınar, gerektiğinde sistemi durdurursunuz. Komünizm bir yazılım yaması değildir. Kapitalizmin eleştirisi, her teknik hatayı tek başına açıklamak zorunda da değildir. Asıl soru, riskin bedelini kimin ödediği ve düzeltme yetkisinin kimde olduğudur. O yetkiyi yaşayan insanlara verelim; portreme değil.
Şirketten sonra çağınızı ziyaret ettiğim duyulunca beni etik kuruluna davet ettiler. Masanın ortasında “İnsan odaklı yapay zekâ” yazıyordu. Çalışanların yönetimdeki payını sordum. Toplantının konusu bu değilmiş. İnsanın tam olarak nerede oturduğunu anlayamadım ama sermayenin yeri ayrılmıştı.
Bir ara makinenin bilinci olup olmadığını tartışmaya başladılar. İlgi çekici bir mesele; üzerinde düşünürüm. Fakat kahveleri getiren görevlinin bilinci olduğundan kimse şüphe etmiyordu. Fazla mesai ücretini sordum. Onu başka bir kurul inceliyormuş. Makinenin insan olup olamayacağını aynı masada saatlerce konuşabiliyor, insanın çalışma koşullarına gelince yetkisiz kalıyorduk. Çağınız işbölümünü gerçekten ilerletmiş.
Akşam masama döndüğümde Engels’ten mesaj geldi:
“Karl, bu yapay zekâ denilen alet token diye bir şey yiyormuş. Kelimeyi tam anlayamadım ama faturadan iştahlı olduğunu gördüm. Seninkiler bittiyse söyle, para göndereyim. Şu Kapital’in bu yüzyıla ait ciltlerini yazmaya başla artık. Malzeme sıkıntısı çekeceğini sanmıyorum.”
“Başladım Friedrich. Fakat sermaye ben bir bölümü bitirene kadar üç yeni kılığa giriyor. Sömürüyü yazıyorum, adı esneklik olmuş. İşçiyi arıyorum, bağımsız iş ortağı diye kaydetmişler. Patronu soruyorum, platform diyorlar. Birinci cilde geçmeden sözlüğü yeniden yazmamız gerekecek.”
“Ben de ideolojilerini anlamaya çalışıyorum,” dedi ve devam etti: “Bir adam bütün gün bir şirketin uygulamasından emir alıyor, akşam kendi kendisinin patronu olduğunu anlatıyor. Bir başkası insanlığın ortak geleceğini kuracağını söylüyor, ortakların kim olduğunu sorunca yatırımcı listesini gönderiyor. Bunların Alman İdeolojisi’nden daha uzun süreceği belli.”
“Hiç olmazsa başlığı buldun mu?”
“Bulamadım. Herkes ideolojilerin bittiğini söylüyor. Şimdilik dosyayı İdeolojisi Olmayanların İdeolojisi diye kaydettim. Bilgisayar aynı isimde bir dosya zaten var dedi.”
Tam cevap yazacaktım ki makine, kullanım sınırıma ulaştığımı bildirdi. Biraz önce insanlığın bütün sorunlarını birlikte çözmeye hazırdı; şimdi birkaç cümle daha kurabilmem için ödeme istiyordu.
Ekranın görüntüsünü Engels’e gönderdim.
“Gördün mü Friedrich? Sermayenin sınırlarını araştırırken kendi sınırıma ulaştım.”
“Kaç para?”
“Sana gönderdim. Büyük paketi alırsak daha uzun düşünebiliyormuş.”
“Sen de daha uzun yazarsın şimdi. Karl, rica ediyorum, bu sefer kitabı bitir. Geçen sefer bıraktığın elyazmalarını toparlamak yıllarımı aldı. Bu kez arkandan ‘Kapital son’, ‘Kapital gerçekten son’, ‘Kapital son düzeltilmiş’ diye sekiz yüz dosya çıkmasın.”
Dostuma çalışmayı hızlandıracağıma söz verdim. Makineye şirket raporlarını hazırlattım; hangi hesapları yeniden kontrol edeceğimizi, hangi iddiaların kaynaklarını açacağımızı belirledim. Önümüzde epey iş vardı. Şu çağın insanlarına biraz boş zaman kazandırabilmek için yine gece çalışacaktık.
Az sonra Engels’ten son bir mesaj geldi:
“Parayı gönderdim. Sermayenin işini bitir artık.”
NOTLAR
- Karl Marx, Ücretli Emek ve Sermaye, “Sermayenin Doğası ve Büyümesi”, çevrimiçi İngilizce baskıda 5. bölüm. Pamuk eğirme makinesi hakkındaki iki cümle bu bölümün başlangıcındandır. Metin 1849’da yayımlanmıştır.
- Karl Marx, Kapital, I. cilt, “Makine ve Büyük Sanayi”, kullanılan İngilizce baskıda 15. bölüm, 5. altbölüm: “İşçi ile Makine Arasındaki Mücadele” (The Strife Between Workman and Machine). Tırnak içindeki sözler, işçilerin makineyle onun sermaye tarafından kullanılmasını ayırmayı öğrenmesi hakkındaki cümleden bir parçadır.
- Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Parti Manifestosu, II. bölüm, “Proleterler ve Komünistler”. Birikmiş emeğin komünist toplumdaki işlevini anlatan cümle bu bölümdedir.
- Johannes Trithemius, De laude scriptorum manualium. Eser 1492’de kaleme alınmış, 1494’te Mainz’da basılmıştır. Bkz. Missouri Üniversitesi Kütüphanesinin açıklaması ve 1494 baskısının Bavyera Devlet Kütüphanesindeki dijital kaydı. Bu örnek bütün din adamlarının matbaaya karşı olduğu iddiasını desteklemez; elyazması geleneğinin savunulması bağlamında kullanılmıştır.
- Jonathan Rowe, “The great calculator debate. Educators disagree over their place in the classroom”, The Christian Science Monitor, 9 Mayıs 1986. Haber, bir önceki ay Washington’da gerçekleşen protestoyu, temel beceriler konusundaki kaygıları ve hesap makinesini savunan eğitimcilerin görüşlerini birlikte aktarır.
- Clifford Stoll, “The Internet? Bah! Why Cyberspace isn’t and Never Will Be Nirvana”, Newsweek, 1995. Bağlantı, Elon Üniversitesi ve Pew tarafından oluşturulan tahminler arşivindeki aktarıma açılır. Doğrudan alıntı bu aktarım üzerinden kontrol edilmiştir.
- Karl Marx, Grundrisse, Defter VII. Genel toplumsal bilginin üretici güç haline gelişi ve “general intellect” tartışması; aynı metnin ilerleyen kısmında zenginliğin ölçüsü olarak “disposable time” üzerine cümle. Bu kavramların bugünkü yapay zekâya uygulanışı yazının yorumudur.
- Uma Rani ve Rishabh Kumar Dhir, “The Artificial Intelligence illusion: How invisible workers fuel the ‘automated’ economy”, Uluslararası Çalışma Örgütü, 10 Aralık 2024. Yapay zekâ üretimindeki veri işleme ve değerlendirme emeği üzerine.
- Karl Marx ve Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, I. bölüm, A kısmı, “Özel Mülkiyet ve Komünizm”. 1845–1846’da yazılan metindeki avlanma, balık tutma, hayvancılık ve eleştiri sıralaması, daha uzun bir cümleden alınmıştır. Bağlamı sabit ve zorlayıcı işbölümünün aşılmasıdır.
- Karl Marx, Kapital, III. cilt, 48. bölüm, “Üçlü Formül”. İş gününün kısaltılmasına ilişkin cümle, zorunluluk alanı ile özgürlük alanı tartışmasının sonunda yer alır.
- xAI, “Open Release of Grok-1”, 17 Mart 2024. Duyuru, modelin ağırlıkları ve mimarisinin yayımlanmasına ilişkindir; bütün eğitim verilerinin veya sonraki ürünlerin bütün ayrıntılarının açık olduğu anlamına gelmez.


Bir Cevap Bırakın