ŞEYLEŞME YA DA MASUMİYET MÜZESİ İÇİN “KARANLIK BİR OKUMA”

Yıllar önce “masumiyet” ve “müze” sözcüklerinin biraya gelişinden çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Çünkü biri diğerini yok ediyor ya da biri diğerini sürekli canlandırıyordu. Sanki yaşamak biraz kirlenmeyi; dolayısı ile antropolojik müze odağından bakarsak, “müze” bu kirlenmeyi, “masumiyet” de bir lotus çiçeği gibi bu bataklığın içinde her an temiz kalmayı ifade ediyordu.

Yıllar geçti. Birkaç günde dizi filmle eş zamanlı kitabı okumaya başladım. Film öne geçti, kitabı bitiremedim. Belki yazarın da senaryo aşamasında yer aldığını duyduğum için… Kadın oyuncu (Füsun) seçimi üzerinde düşünmeyi bir kenara bırakırsak güzel, etkileyici bir dizi film olmuş.

Masumiyet Müzesi’nde adam ile kadın yer değiştirse  nasıl  olurdu diye düşünmeye başladım. Yani kadın adama saplantılı, takıntılı aşık olup, adamı boğarcasına yaşamının üzerinde bir gölge gibi gezip, erkeğe ait her şeyi toplasaydı… Erkek hayallerini üzerinde gezen bu karabulutlar yüzünden tamamlayamayan, parçalanan olsaydı… Böyle bir kadın hayal edebilir miyiz? Bir erkek kadının, hayatını bu kadar çok koparmasına izin verir mi? Ya kendinde hiç kalmazsa endişesi duymadan.

Erkeğin ve kadının sınırları nerede? Onu öldürmek pahasına sımsıkı sarmanın altında yatan da ne? Buradaki erkek kendi hayatına tapan narsistik bir karakter. Yaşamı tüketmek, nesneleştirmek öldürüp tapınağına taşımak için yaşıyor. Sivriltmek, yüceltmek istediği kendi biricik yaşamı. Bir tek kendi ile ilgili olan şeyler ilgisini çekiyor çünkü. Bu yüzden de kadını ruhsal anlamda kendinin kılabilmesinin tek yolu, onu nesnelere bölerek bir nevi öldürüp parçalara ayırarak inine taşıması yemesi… Buradaki “parçalara ayırmak” ve “yemek” tamamen soyut anlamda… Acı ve hazzın iç içe geçmiş olması yemeğini yüceleştiriyor. *Dolayısı ile kendini yüceleştiriyor. Ölü kadınlardan beslenen erkek, belki de fethetme içgüdüsü ile açıklanabilir. Dışarıdaki yenilgileri, çocukluk travmalarını içerdeki sadizm ile aşmaya çalışan narsist karakter.

Genel olarak baktığımızda tüm uzaklaştırma kararlarına rağmen eski eşini ya da sevgilisini öldüren erkekleri göz önüne alarak yeni bir metin-film-müze okuması yaptığımızda bu çok bakışımlı, (giderek hayat olacak neredeyse) organik yapıt (buradan bakınca her an hayatla etkileşimi bir üçüncü sayfa haberi gücünde devam ettiği için) bize ne söylüyor? Öldüren bir erkek var. Kimi cinayetler estetiktir. Kimse fark etmez içerde bir kadının öldüğünü. İntihar, hayata küsme, delirme, keçileri kaçırma, iyice saçmalama… falan derler. Özellikle algıları açık, duyarlı, yazan, çizen, eyleyen sanatçı kadınlarsa söz konusu olanlar. Yani sonuç olarak, kadını bir tapınç kültürü içinde seven erkek neredeyse değişmiyor ve amaç aynı; yıkıp geçmek. Ezip geçmek. Kazanmak. Üstünlüğünü kanıtlamaya her an ihtiyaç duymak. Aslında Masumiyet Müzesi’ndeki onca nesne savaş ganimeti. Bir tür gülüş ekleniyor hepsini eline alıp tek tek severken. Yengi duygusu.

Oysa kadınların dünyasında yengi değil, döngü var. O gelincik tarlası kadın cinayetlerine kurban giden bütün kadınları hatırlattı bana. Aynı zamanda gelinciğin o naifliği, masumiyeti. Tıpkı masumiyet gibi ömrü az gelinciğin de.

Yazar ne düşünüyor bilmiyorum ama Masumiyet Müzesi bence amacına ulaştı. Ezilen, nesneleştirilen, hayatı parça parça çalınan birçok kadına güç verdi. Bu ayarda yaşayan erkeğe de kendine bakma, düşünme ihtimali:  “Sahi ne çok benziyorum buradaki arıza karaktere?” Bu dağlar, bu tepeler, bu işgal ettiğim yerler benim der gibi masum bir hayatı dondurmuş müze kafa erkeğe.

Müze kalıcı, masumiyet geçici. Ölen kadınlar masumiyet. Müze ve narsisizm üzerine başlı başına bir yazı yazılabilir. Bir erkek neden kendisinin kılmanın yolunu ancak kadını öldürerek bulur? Neden canlı ve yaşayan istekleri, hevesleri olan insanlardan bir insan olarak kabul etmez onu? Ne büyük egolar varmış meğer. Bir orman yangını gibi; tarihin içine anılarını saça saça geçen, yılları kasıp kavuran…

Nerede şimdi o olmayan bütün kadınlar? Nerede şimdi anılarına bakıp ağlayan masum müze kafa erkekler. İşin içinde müze varsa bakış üzerine düşünmeliyiz. Kendine bakması Narkissos’un, işte buralara kadar geliyor. Bir göl yaratıyor. Başkalarının yücelten bakışları için (aman ne kadar çok sevmiş, yazık. Emeğe bak sen) masum görünen ama içinde örümcek ağları sarkan bir kafanın kendine baktığı bir göl. Sadece kendini seviyor. Sadece kendini sevdiğini ama ara ara, tarak, çatal, ayna, sigara gibi nesnelerle (ona değer veren birileri olduğunun kanıtı) olarak topluyor. Hatıralar bu yüzden. Şerbetli tatlı gibi. Ruhsal şekeri düştükçe o eski seven bakışın şerbetini içiyor. Ta ki yeni bir haz acı çıkmazına girene kadar. Parça parça yetiniyor. O aslında kimsesiz aşkları seviyor. Kadına bakışında ara ara görüyoruz bunu. Bacak, ayak vs… Zaten en baştan parçalamış durumda. Bütün olarak, kendi başına yaşayan, bir hikâyesi olan bir birey olarak göremiyor.

Duygusal olana hep zayıflık atfedilir. Masumiyet Müzesi bir cesaret anıtı olarak duruyor. Herkes bir aşkını gözden geçirsin bakalım. Biz sahiden birbirimize ne yaptık? Kırmızı gelincikler arasında giden araba… Kadın freni eline alınca neden her şey delilik oluyor. Ara ara kendini gerçekleştirmesi yönünde önünü açıyor gibi görünse de bir şeyler kadına gerçek gelmiyor. Belki de iliklerine kadar işlemiş toplumsal kodlar yüzünden. Nice hayatlar var böyle yaşanıp giden. Ama bir tanesine değer verilmiş. O gelincik tarlasındaki tek bir gelincikmiş gibi, bir tanesinin hikâyesi, ben buradayım demeye devam ettirilmiş. Bu güzel. Gittikçe daha çok maddileşen dünyada şiirsel bir eylem.  Takdire şayan. Tiyatronun çabası gibi; sözcüklerden kurulu bir dünyayı; hikayeyi yaşar kılmış ve birçok kadının yüreğine ürpertiyle dokunmuş: Bir anlayan çıktı nihayet. Cesaret vermiş. Sanatın işlevi de Hamlet’ten beri bu değil mi zaten… Başka birinin söylemesi. Dışsallaştırmak. O zaman ancak konuşabiliyoruz.

İyi okumalar, iyi seyirler, iyi gezmeler…

 

*Kadının aşık olduğunu söylediği anı, kadının kaybettiği, erkeğin kazandığı anmış gibi görüyoruz.  Erkeğin ona değer vereni “şeyleştirip” tamamen özümseme, onunla özdeş olma isteği… Böylece o da değerli bir şeye dönüşebilecektir. Narsisizmin aynasının arkasının, değersizlik duygusu olduğu unutulmamalıdır.

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.