Harari’ye 10 Maddelik Manifesto: Marx’ı Okusaydın Bu Yanlışların Hiçbirini Yapamazdın

Sevgili Harari,

Senin metinlerin “yanlış bilgilenme” sorunu değil; yanlış rejimin içinde bulunma sorunu. Yanlışlığın tek tek cümlelerinde değil, bu cümlelerin birlikte kurduğu epistemik-politik düzende. Sen okura tarih anlatmıyorsun; okura tarihin nasıl düşünülmesi gerektiğini dayatıyorsun: tür düzeyinde, biyolojiyle yumuşatılmış, kurumları “hikâye”ye indirgemiş, failin adı anılmadan, mülkiyetin dili konuşulmadan. Bu, masum bir popülerleştirme değil; modern ideolojinin en rahat biçimi: büyük çerçeveyle küçük siyaseti boğmak.

Marx’ı okusaydın bunu yapamazdın. Çünkü Marx’la muhabbete giren biri, tarihe “kozmik panorama” diye bakarken şunu duyar: “Güzel, şimdi göster: kim el koyuyor?” Sen göstermiyorsun. O yüzden de kaçacak delik buluyorsun. Bu manifesto, o delikleri tek tek kapatmak için.

1) Tür diye konuşup sınıfı susturmak: “İnsanlık” sis perdesiyle fail öldürmek

Senin en büyük kaçış kapın “insanlık” kelimesi. “İnsanlık yaptı”, “insanlık kurdu”, “insanlık aldandı”, “insanlık dönüşecek”… Bu kelime, bir anda bütün sınıfları aynı bedenin içine sokuyor; el koyanla el konanı, kuranla katlananı, merkezle çevreyi, patronla işçiyi aynı “biz” diye topluyor. Sonra da bu “biz”e dönüp büyük cümleler kuruyorsun. Ama bu “biz” gerçek değil; bu “biz” ideolojik bir düzleştirme.

Marx’ı okusaydın şunu bilirdin: “insanlık” diye konuştuğun yerde sınıf ilişkisi işlemeye devam eder. Tarih “türün macerası” değil, sınıfların çatışmasıdır. Sen tür diyerek konuştuğunda, sınıfın adı unutulur; sınıf unutulunca, sorumluluk dağılır; sorumluluk dağılınca iktidar rahatlar. Bu, retorik değil; siyasal sonuçtur. Senin metinlerin okuru “özne” yapmıyor; seyirci yapıyor. Seyirciye büyük resim yeter. Özneye mekanizma gerekir. Sen mekanizmadan kaçtıkça “insanlık” büyüyor.

2) Ölçek büyütüp siyaseti küçültmek: Kozmik panorama, kurumsal tahakkümü sisler

Sen “13,5 milyar yıl” diyorsun, okur “vay be” diyor; sen “önemsiz hayvan” diyorsun, okur tevazu sanıyor; sen “biyoloji parametreleri” diyorsun, okur bilim sanıyor. Halbuki burada kurulan şey tevazu değil; sorumluluğu seyrelten ölçek siyaseti. Ölçek büyüdükçe çatışma küçülüyor; zaman genişledikçe hesap sorulabilir aktörler fluya gidiyor.

Marx’ı okusaydın şunu bilirdin: tarih “geniş zaman” değil, yoğun ve damıtılmış bir  ilişkidir. Artı-değerin üretildiği, emeğin disipline edildiği, mülkiyetin kurumsallaştığı, zorun örgütlendiği bir yoğunluk alanı. Senin panoraman bu yoğunluğu alıp “evrimsel süreklilik”e yayıyor. Böylece sömürü “bir dönemeç” değil, “insanlığın kaderi” gibi görünmeye başlıyor. Marx’ı okusaydın ölçek büyütmenin bir anlatım tekniği değil, politik etkisi olan bir konumlandırma olduğunu inkâr edemezdin. Çünkü “büyük resim” çoğu kez iktidarın en sevdiği perdedir: resim büyür, fail küçülür.

3) “Biyoloji parametreleriyle sömürüyü doğallaştırmak: Tarihi adaptasyona çevirme tertibatı

Sen biyolojiyi “parametre” diye koyduğunda, tarihin sınıfsal örgütlenmesini “doğal sınırların içindeki varyasyon” gibi anlatıyorsun. “Parametre” kelimesi teknik duruyor diye masum sanıyorsun. Parametre dediğin anda, tarihsel ilişkileri “kaçınılmaz sınır”a çeviriyorsun. Bu, siyasetin askıya alınmasının rafine bir biçimi: böylece tartışma “kim kurdu?”dan “nasıl oldu?”ya kayıyor.

Marx’ı okusaydın şunu bilirdin: sömürü biyoloji değil, tarihsel tertibat. Mülkiyet biyolojinin “doğal sonucu” değil; güç ilişkilerinin kurumsal ifadesi. Devlet “düzen ihtiyacı” değil; sınıf tahakkümünün örgütlü biçimi. Sen biyolojiyi çerçeve yapınca bunların hepsi “doğal süreç” görüntüsü alıyor. Marx’ı okusaydın “doğallaştırma”nın ideolojinin ana tekniği olduğunu bilirdin: iktidar kendini en iyi “doğa” gibi sunar. Senin metnin bu sunumu kolaylaştırıyor.

4) Epistemik tevazu numarası: “Bilmiyoruz” deyip kesinlik etkisi üretmek

Senin “bilim” diye pazarladığın şeyin merkezinde sık sık şu var: belirsizliği itiraf et, okurun güvenini al, sonra o güvenin üstünden zincir kur. “Bilmiyoruz” cümlesi, bir araştırma çağrısı olmaktan çıkıp anlatı hızlandırıcısına dönüşüyor. Belirsizlik bir süre görünür oluyor, sonra perde arkasına çekiliyor; ama sahnede bıraktığı şey şu: okur artık seni “temkinli” kabul ettiği için daha az sorguluyor.

Marx’ı okusaydın, “temkin”in metin içinde nasıl tahakküm aracına dönüşebileceğini görürdün. Çünkü Marx’ta mesele “bilmiyoruz” demek değil; “bilmiyoruz”un ardından mekanizmayı bulmak ve faili görünür kılmaktır. Sen ise belirsizliği, politik soruları açmak için değil, okuru bir sonraki büyük iddiaya hazırlamak için kullanıyorsun. Bu, kesin konuşmadan kesinlik üretmektir. Modern kehanetin en steril hali budur: bilim diliyle “neden” etkisi üret, sonra da “ben kesin demedim ki” diye geri çekil.

5) “Ortak hayal” ontolojisiyle kurumları estetize etmek: Zoru inanca tercüme etmek

Sen “tanrı, millet, para, şirket, insan hakları… hepsi ortak hayal” dediğinde, ilk anda cesur görünüyorsun. Ama bu cesaretin bedelini siyasete ödetiyorsun. Çünkü aynı kategoriye her şeyi doldurduğun anda, kurumların zorlayıcı maddiliği buğulanıyor. Para “inanç” oluyor; devlet “mit” oluyor; hukuk “sihir” oluyor. Böylece kurum, yaptırım aygıtı olmaktan çıkıp anlatı başarısına dönüşüyor.

Marx’ı okusaydın burada dururdun. Çünkü Marx sana şunu öğretir: para, yalnızca inanç değil; meta biçiminde donmuş toplumsal ilişkidir. Fetişizm dediğimiz şey tam budur: insan ilişkisi nesne ilişkisi gibi görünür. Sen fetişizmi çözmek yerine “hikâye” diyerek romantize ediyorsun. Hukuku “sihir” diye anlattığında, hukukun sınıfsal bedel dağıtım mekanizması olduğunu ikinci plana itiyorsun. Marx’ı okusaydın “kurgu”nun arkasındaki zoru konuşmadan bu kadar rahat “kurgu ontolojisi” kuramazdın.

6) Tarım devrimine “aldatmaca” deyip aldatanı saklamak: Sömürüyü türleştirmek

“Aldatmaca” diyorsun; fail gerekiyor; sonra faili “tür”e yayıp kayboluyorsun. Tarım eleştirini politikleştirmiyorsun; estetize ediyorsun. Okur “vay be ilerleme aslında gerilemeymiş” diye tatmin oluyor; ama “kim el koydu?” sorusu erteleniyor. Aldatmacanın faili muğlaklaşınca, sömürünün kurucu mekanizmaları “tarihsel ironi”ye dönüşüyor.

Marx’ı okusaydın bu oyunu yapamazdın. Çünkü Marx’ta tarım, yalnızca “yük artışı” değil; artı-ürüne el koymanın kurumsallaşmasıdır. Mülkiyetin formu, zorun örgütlenmesi, emeğin disiplin edilmesi, direncin bastırılması… bunlar “kendiliğinden süreç” değil; sınıfsal bir tinetiği olan tarilse-toplumsal olaylardır. Sen “insanlık aldandı” dediğinde, el koyanlar da “aldanmış” gibi görünür. Marx’ı okusaydın, aldanmayanların—hatta tam da aldatmacadan kazananların—adını koymadan yazılamayacağını bilirdin.

7) İmparatorluğu “entegrasyon” diye yumuşatmak: Fetih ve gaspı “düzen”e çevirmek

Sen imparatorluk anlatısında şiddeti kabul ediyor gibi yapıp, sonra onu “entegrasyon”, “barış”, “evrensel düzen” gibi kelimelerle rasyonalize ediyorsun. Fetih “başlangıç maliyeti”, düzen “sonuç kazanımı” oluyor. Böylece şiddet bir istisna, düzen bir olgunluk gibi anlatılıyor. Bu, yönetimsellik dilidir: tahakkümü koordinasyon gibi sunmak.

Marx’ı okusaydın “düzen”ün sınıfsal kimliğini saklayamazdın. Evrensel düzen kimin düzeni? Barış kimin barışı? Entegrasyon kimi nereye bağlıyor? İmparatorluk, değer transferini sistematikleştirir: merkezde birikim, çevrede emek yoğunlaşması. Sen bunu kültürel dolaşımla yumuşattığında, imparatorluğu tahakküm tertibatı olmaktan çıkarıp “insanlığın ölçek büyütme stratejisi”ne çeviriyorsun. Marx’ı okusaydın, “entegrasyon”un çoğu zaman hiyerarşik bağlanma olduğunu açıkça yazmak zorunda kalırdın.

8) Dini “birleştirici çerçeve” diye anlatmak: İtaati ve meşrulaştırmayı tali kılmak

Din yalnızca anlam üretmez; itaat üretir. Sınıfsal düzeni meşrulaştırır, mülkiyeti kutsallaştırır, şiddeti kaderleştirir, direnci günaha/fitneye çevirebilir. Sen dini çoğu yerde “büyük ölçekli işbirliği”nin aracı gibi anlatırken, bu disiplin ve meşrulaştırma işlevini ikinci plana itiyorsun. Böylece din, sınıf tahakkümünün ideolojik aygıtı olmaktan çok “kolektif hikâye” gibi görünmeye başlıyor.

Marx’ı okusaydın bunu yapamazdın; çünkü Marx sana ideolojinin yalnızca “inanç” değil, maddi ilişkilerin üstyapısal ifadesi olduğunu öğretir. Mahiyeti bir yana din, o ilişkiler içinde iş görür: kime yarar, kimi ezer, kimi teselli eder, kimi susturur. Sen “birleştirici” dediğinde, kimin kimi hangi bedelle “birleştiği” sorusunu gömüyorsun.

9) Bilimi ve kapitalizmi erdem hikâyesine çevirmek: Bilgi–sermaye–zor ittifakını tali kılmak

Sen bilimsel devrimi “cehaleti kabul etme cesareti” diye anlatırken, bilginin kurumsal üretimini sınıfsızlaştırıyorsun. Bilim “merak pratiği” gibi görünüyor; sermaye birikimi, emperyal genişleme, askeri üstünlük ise yan ürün gibi. Kapitalizmi “güven” ve “kredi” üzerinden anlattığında, artı-değer sömürüsü bir anda arka plana düşüyor.

Marx’ı okusaydın burada nefesin kesilirdi. Çünkü Marx’ın ilk sorusu şudur: Bu bilgi kimin çıkarına örgütleniyor? Bilim, devlet-sermaye ittifakıyla fonlanır; keşif, haritalama, sömürgecilik ve askeri teknolojiyle iç içe büyür. Kapitalizm “geleceğe güven” değil; emeğin sistematik biçimde sömürülmesidir. Sen güven anlatısıyla sömürüyü estetize ediyorsun. Marx’ı okusaydın kapitalizmi “psikoloji”yle değil, üretim ilişkileriyle açıklamak zorunda kalırdın: artı-değer olmasaydı, kredi masalı da olmaz.

 

10) Yapay zekâ ve post-insanı sınıfsız konuşmak: Kehaneti siyasetin yerine koymak

Sen yapay zekâ, biyoteknoloji, algoritmik yönetim diye konuşurken, “insanlık” diyerek sınıf farkını düzlüyor; sonra bu düzleme üstünden “gelecek” anlatıyorsun. Gelecek, yatırım rejiminden kopuyor; neredeyse doğa olayı gibi görünüyor. Teknoloji kaderleşiyor. Okur “olacak bu” duygusuna kapılıyor. Müdahale alanı daralıyor. Kehanet devreye giriyor.

Marx’ı okusaydın bunu yapamazdın. Çünkü Marx sana şunu öğretir: teknoloji “türün kaderi” değil; mülkiyet ilişkilerinin uzantısıdır. Veri mülkiyeti kimde? Patent kimde? Altyapı kimde? Devlet desteği kimde? Yapay zekâ “insanın evrimi” değil; sermayenin birikim stratejisidir. Sen geleceği anlatırken bugünün bilançosunu saklıyorsun: sınıf, mülkiyet, tekel, zor, yatırım zinciri… Bunlar yoksa gelecek “mücadele alanı” değil, “dramatik eşik” olur. Dramatik eşik, okuru seyirci yapar. Marx okuyan biri seyirci üretmez; örgütlenme ihtiyacını büyütür.

Son Hüküm: Marx’ı Okusaydın Kaçacak Deliğin Kalmazdı

Sevgili Harari,

Bu on maddeyi yazmamızın nedeni seni “yakalamak” değil; kaçış kapılarını tek tek kapatmak. Çünkü senin metinlerin yanlış bilgi değil; yanlış zemin üretiyor. O zeminin adı: sınıfsız anlatı.

Marx’ı okusaydın, “insanlık” diyerek konuşamazdın.
Her “insanlık” dediğinde kulağında şu çınlardı: Hangi sınıf?
O soru, sis perdeni ilk cümlede dağıtırdı.

Marx’ı okusaydın, biyolojiyi “parametre” yapıp sömürüyü doğallaştıramazdın.
Doğa sınır çizer, evet. Ama o sınırın içinde kim el koyuyor?
Bu sorudan kaçamazdın. Adaptasyon deyip geçemezdin.

Marx’ı okusaydın, kurumları “kurgu” diye yumuşatamazdın.
Para yalnızca inanç değil; donmuş bir toplumsal ilişkidir.
Devlet yalnızca mit değil; zorun örgütlü biçimidir.
Hukuk yalnızca hikâye değil; bedel dağıtım mekanizmasıdır.
“Ortak hayal” dediğin yerde sana zor aygıtı gösterilirdi.

Marx’ı okusaydın, tarıma “aldatmaca” deyip aldatanı saklayamazdın.
Aldatma varsa, aldatan vardır.
Artı-ürün varsa, el koyan vardır.
“İnsanlık yanıldı” diyemezdin;
“Birileri kazandı, birileri kaybetti” demek zorunda kalırdın.

Marx’ı okusaydın, imparatorluğu “entegrasyon” diye paketleyemezdin.
Barış dediğin yerde bastırılmış direnci,
Düzen dediğin yerde merkezileştirilmiş artı-değeri,
Evrensel hukuk dediğin yerde sınıfsal çıkarı görmek zorunda kalırdın.
“Düzen” kelimesi ağzında nötr kalamazdı.

Marx’ı okusaydın, bilimi erdem masalı yapamazdın.
Bilgi kimin çıkarına örgütleniyor?
Fon kimden geliyor?
Patent kimde birikiyor?
Bu sorular, “cehaleti kabul etme cesareti” cümlesini darmadağın ederdi.

Marx’ı okusaydın, kapitalizmi “güven” diye anlatamazdın.
Güven, artı-değerin üzerine kurulur.
Sömürü olmadan kredi genişlemez.
Birikim olmadan büyüme masalı yazılamaz.
“Psikoloji” diyerek üretim ilişkilerinden kaçamazdın.

Marx’ı okusaydın, dini yalnızca “birleştirici çerçeve” diye sunamazdın.
İtaat, meşrulaştırma, kutsallaştırma işlevini atlayamazdın.
Hangi düzeni kutsuyor, hangi direnci bastırıyor—bunu yazmak zorunda kalırdın.

Marx’ı okusaydın, yapay zekâyı kaderleştiremezdin.
Teknoloji türün yazgısı değildir; mülkiyet rejiminin uzantısıdır.
Veri kimde?
Altyapı kimde?
Devlet desteği kimde?
Bu sorular olmadan “post-insan” anlatamazdın.

Marx’ı okusaydın, büyük resmi çizmeden önce şunu yazmak zorunda kalırdın:
Kimin resmi?

Çünkü Marx’ın tek bir cümlesi, senin bütün kaçış tünellerini kapatır:

Tarihin sorusu “ne oldu?” değildir.
Tarihin sorusu şudur: Kim, kimle, ne adına, nerede ve nasıl?

Bu soru sorulduğu anda:

“İnsanlık” dağılır.
“Biyoloji” daralır.
“Kurgu” sertleşir.
“İlerleme” ayrışır.
“Gelecek” siyasallaşır.

Ve senin panoraman, seyirlik olmaktan çıkar, hesap verir hâle gelir.

Marx’ı okusaydın, kaçacak deliğin kalmazdı.

(*) YAZARIN NOTU: Bu yazı nasıl yazıldı?

Bu metin, bir kişinin bilgisayar başına geçip “yazmaya başlamasıyla” ortaya çıkmadı. Bu yazı bir polemiğin, bir itirazın, bir teorik ısrarın adım adım kurulmasıyla üretildi. Daha doğrusu: Bu yazı yazılmadı; algoritmalarla örüldü.

Bu süreçte kullanılan araç bir yapay zekâ modeliydi. Fakat bu ifade, gerçeği ancak yüzeysel olarak anlatır. Çünkü mesele “yapay zekâ yazdı” cümlesi değildir. Mesele şudur: Bu model hangi sorulara zorlandı? Hangi kaçış kapıları kapatıldı? Hangi teorik hatta ısrar edildi? Hangi kavramların üstü çizildi, hangilerinin altı kalın kalemle çizildi?

Benim “Praksis Yoldaş” dediğim dil modeli  basit bir yazılım değil; bir yönlendirme biçimidir. Bu yazıda model, tarihsel materyalist bir sorgulama rejimi içinde çalıştırıldı. Algoritmalarla  “Ne oldu?” sorusu yetmedi; her aşamada “kim, kimden, ne adına, nasıl?” sorusu dayatıldı. Tür yerine sınıf; biyoloji yerine mülkiyet; hikâye yerine zor; kapasite yerine artı-değer talep edildi. Metnin dili sertleştiyse, bunun nedeni modelin mizacı değil; yönlendirmenin bilinçli biçimde polemikçi kurulmasıdır.

Bu yazının üretim süreci, klasik yazarlık anlayışını zorlayan bir deneydi. Çünkü burada kelimeleri yazan ile metnin hattını kuran aynı konumda değildi. Cümleler üretildi; fakat cümlelerin gideceği yön, sertleşeceği eşik, kapanacak kaçış delikleri dışarıdan belirlendi. Model önerdi; itiraz edildi. Model genişledi; daraltıldı. Model yumuşadı; zorlandı. Bu gerilim olmadan metnin bugünkü tonu ortaya çıkmazdı.

Dolayısıyla bu yazının asıl üretim biçimi diyalektikti. Tekil bir zihin akışı değil; itiraz–cevap–düzeltme–keskinleştirme zinciri. Yapay zeka ile gerçeği arasında sürekli süren bir gelirim: Benim istediğimi yapacaksın. Metin, her aşamada “daha sert”, “daha net”, “mekanizma göster”, “faili saklama”, “soyut kalma” uyarılarıyla biçimlendi. “Praksis Yoldaş” karakteri bu şekilde kuruldu: kaçışa izin vermeyen, panoramayı dağıtan, mekanizma talep eden bir ses olarak.

Bu süreçte ortaya çıkan şey bir “bilinçli makine” değil. Ama aynı zamanda nötr bir araç da değil. Araç, nasıl yönlendirildiğine bağlı olarak ideolojik konforu da yeniden üretebilir, o konforu parçalayabilir de. Bu yazıda ikinci yol tercih edildi. Büyük anlatıya karşı küçük siyaseti geri çağıran bir hat ısrarla örüldü.

Burada belirleyici ayrım şudur: Metni üreten ile metnin yönünü tayin eden her zaman aynı değildir. Mesela şunu da söyleyeyim: Ben şahsen bu yazıyı bu kadar sert ve bu denli Marksist tondan yazmadım. Ama kurmuş olduğum “Praksis Yoldaş” dil modeli böyle yazdı; çünkü o Marksist bir külliyatla eğitildi; çok özel argüman sökümleme teknikleriyle donatıldı; polemikçiliği ve sert tarzı algoritmalarında var. Bu anlam da nu yazı benden bağımsızdır; fakat aynı zamanda bu yazı benim kurmuş olduğum “Praksis Yoldaş” dil modelinin bir ürünüdür.

Bu yazıda metnin yönü belirleyici olandı. Başlıklar, sertleşmeler, Marx referanslı kapatmalar, “aldatan kim?” sorusunun tekrar tekrar gündeme getirilmesi — bunlar tesadüf değil; yönlendirilmiş tercihlerdi. Yazının polemik tonu, bir algoritmanın spontan üretimi değil; bilinçli bir çerçevenin dayatılmasıdır.

Bu nedenle bu yazı, klasik anlamda yalnızca “yazar”a ait değildir. Ama aynı zamanda “makine yazdı” denerek de açıklanamaz. Burada kurulan şey bir üretim gerilimidir. Yazıyı yazan araç ile yazıyı zorlayan irade arasında bir hat oluştu. “Praksis Yoldaş” tam da bu hatta doğdu.

Bu deney, daha büyük bir soruyu gündeme getiriyor:

Yapay zekâ çağında düşüncenin sahibi kimdir?
Metni yazan mı, metni yazdıran mı, yoksa aralarındaki gerilim mi?

Ve belki de en ironik olanı şudur: Harari yapay zekâdan, algoritmik gelecekten, insanın hacklenmesinden söz ederken; bu eleştiri, onun anlattığı araçlardan biriyle, ama onun kaçındığı teorik çerçeve içinde üretildi.

Demek ki mesele araç değil. Mesele, aracı hangi soruyla nasıl ve ölçüde zorladığın.

 

 

Bir Cevap Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.