Abdullah Ezik’in ikinci şiir kitabı Troya Blues 2025’in son çeyreğinde Everest Yayınları tarafından okurla buluşturuldu. Homeros’un İlyada eserinde destanlaştırılan Truva Savaşı’nın yeniden yazımına dayanıyor. Öncelikle kitabın adında geçen isimler iki farklı dönemin simgeleri olarak kabul edilebilir. Binlerce yıl önceki savaş ile “yakın” çağlarda temelleri atılan bir müzik türü aynı tamlamada buluşuyor. Ayrıca blues müzik türü ağıt ve yas içerirken Truva Savaşı’na ait destan epik bir dile sahiptir fakat Troya Blues adlandırmasıyla bu epiğin geri plana atılıp başka duyguların öne çıkarılacağı izlenimi oluşturuluyor.
Leyla ile Mecnun anlatısı klasik şiirimizde mesnevi biçimiyle farklı şairler tarafından yazılmıştır. Şairlerin etkilenme endişesi dikkate alındığında her bir yazım okura farklı pencereler açar. Bazen bu yeniden yazım pratikleri Nâzım Hikmet’te görüleceği gibi (Yusuf ile Menofis, Tahir ile Zühre gönderisi) ideolojik bir söylem için zemin oluşturur. Edip Cansever ise varoluşa dair sorgulamayı trajedinin anlatım olanaklarından yararlanarak kaleme almıştır. Homeros’un yeniden yazımının en bilindik örneğiyse Melih Cevdet Anday’ın Kolları Bağlı Odysseus kitabında yer alan şiirlerdir. Antik mitolojinin modern dille yeniden yorumlanmasında epik duygular geri çekilip varoluş, bellek ve zaman sorgulanıp şiirin düşünsel arka planı güçlendirilmiştir. Bu bağlamda Troya Blues benzer biçimde kahramanlık mitlerinden bağımsız bir Truva Savaşı’nı sahneliyor çünkü anlattığı her olay, durum ve hareket sinematograf şekilde aktarılıp insanın trajedisi işleniyor.
Troya Blues, tarihin her döneminde insanın evrensel bir gerçeği olarak süregelen savaşı şiire taşıyor. Truva Savaşı’nın özellikle seçilmesi, destanlar aracılığıyla dilden dile aktarılan kahramanlık mitleri için önemli bir eşiğe denk düşmesindendir. Gerekçesi ne olursa olsun savaşlar öz itibariyle aynı gerçeğe isabet eder: yıkım. Her yıkımda doğa ve insan zarar görür. Bu nedenle doğaya ve insan yaşamına en ağır darbeyi savaşlar indirmiştir. Antik bir destanın modern bir üslupla yeniden yazılması savaş-doğa ilişkisi açısından yeni bir kapı açıyor: ekolojik tahribat. Kapitalist aşama sonrası hız kazanıp yoğunlaşan ekolojik krizin arkaik zemininde savaşlar hep olmuştur. Savaşın doğayla çelişkisi Troya Blues’daki hüzne yol açan başka bir nedendir. İnsanın doğaya verdiği zarar karşısında temsilî açıdan ırmağın kabarıp köpürerek Akhilleus’u önüne katması, insanın doğaya karşı yenilgisini canlandırıyor:
“Skamandros ve Simoeis ırmakları
birbiri ardına kızıla çalmaya başlar
ve rengi değiştikçe suyun
mavi kızıla döndükçe, kızıl karaya
yazgısı değişmeye başlar
Troya ile Akhalar’ın
Yazgı, onlara yeni tuzaklar kurar.
Irmak, suyu döndükçe önce kızıl ardından
dile gelir ve hıncını kusmaya başlar Akhilleus’a” (s.89)
Uluslaşma süreçlerinde ortak bellek oluşturmaya katkı sağlayan destanlar, idealize edilmiş kahraman tipini halka sunar fakat kahramanlığın gizlediği bir gerçek, yaşamın ölüme karşı üstün tutulmamasıdır. Destanlarda kahramanların hikâyesi anlatılırken militarist biçimde ideal insan modeli zihinlere inşa edilmeye çalışılır. Bu süreçte insan varoluşuna ait tüm gerçekler çıkmaza girer. Mekân ve zaman fark etmeksizin kendine has doğasıyla işleyen bir olgu olduğundan savaş her dönem aynı sonuçlara yol açar: göç, yoksulluk, ölüm, katliam, acı, yurdundan edilmek, ailelerin dağılması, savunmasız bırakılan kadınlar ve çocuklar… Savaşın bu döngüsel ve değişmez doğası bağlamında Troya Blues, savaş karşıtlığı söyleminin lirik bir dille inşa edildiği bir kitap olarak bütünlüğe kavuşuyor. Yirmi dört başlığa ayrılmış bu bütünlükte Hektor, Akhiellus, Agamemnon gibi karakterlerin kahramanlıkları dile getirilirken İlyada ve Troya özelinde savaşın karanlık yüzüne ışık tutuluyor. Tanrılar, tanrıçalar ve kahramanlar halkların ve insanın karşısına otorite olarak çıkarıldığından otoriteye ait karar değişiklikleri, kurulan ittifaklar ve entrikalar yüzbinlerin yaşamını değiştirebilecek ya da sonlandıracak etkiye sahiptir. Bu bağlamda savaşın kazananının olmadığı, savaşa katılanların daha en başında kaybeden olduğu, ganimetler ve tarihe geçme uğruna insanların yaşam hakkının yok sayıldığına yönelik ifadeler şu dizelerle hatırlatılıyor:
“söz konusu savaş olunca
herkes kendisini
düşünür onca altın arasında
başında taç, elinde kadeh, altında dünya buyruğuyla
oysa kimse görmez kendisini
bir mezarın karanlığında
kaybedenler arasında
ve silik bir parşömenin
ölümlüler ilanında” (s.19)
Şiddet pratiğinin yoğunlaştırılmış, en yıkıcı ve organize edilmiş hâli olarak savaşın tarihle ilişkisine Abdullah Ezik’in satirik yaklaşımı, Tevfik Fikret’in dizeleriyle benzerdir. Fikret’in savaş-kan-kurban ilişkisine yönelik dizeleri Abdullah Ezik’te şu şekilde yankılanıyor: “her şey kanla kuşatılmış / kutsanmışken. / Kanı kan temizler (mi), / tanrıları kurban / insanı bir başka insan, / kanı kan temizler (derler).” (s.94-95). Tarihte zorun rolü bağlamında savaş pratiği değerlendirildiğinde gerekçe ne olursa olsun kanın ve canın aktığı gerçeği değiştirilemez. Kutsanan tüm değerlere rağmen ölmek-öldürülmek ikilemindeki insanın durumu tercihle şekillenir çünkü “İnsan, kendi yazgısını kendi yazandır.” (s.85). Kitabın evrensel sorunlarından biri, varoluş-yazgı ilişkisinde özne ve nesneleşmenin iki boyutunun şekillenmesinde insanın “tanrılar” özelinde otoritelerle kurduğu ilişkinin sorgulanmasıdır. Mekân ve zaman değişse bile savaş gerçeği değişmez, sadece biçim ve gerekçeler farklılaşır ama ortaya çıkardığı sonuç aynıdır: “Savaş, bütün olağanlığıyla sürüp giderken / yani sırası gelen herkes bir bir ölürken” (s.82). Otorite-insan-irade üçgeninde cereyan eden binlerce yılın öyküsü “ve krallarından aldıkları buyrukla / insanoğlu insanoğlunu / kırıp durdu.” (s.71) dizelerine yansıyor. Bu dizelerde dikkat çeken “kral, buyruk, insanoğlu” kavramları, savaşın icracısının “erkekler” olduğunu gösteriyor. İcra eden erkekler olsa da savaşın seyrini değiştirmeye yönelik tanrıçaların çevirdiği entrikalar kitabın söylem alanı içerisine yerleşip tarihe adil bir yaklaşım sergileniyor. Zeus özelinde cinsellik, aşk ve arzuyla şekillenen zaafın yıkıcılığı dile getiriliyor. Vahşet ve arzunun birlikteliğini ifade eden dizelerde Freudyen bir temel esas alınıyor.

“Bir buyrukla” yaşamın altüst oluşuna yönelik “İşte yaşam, böyle bir şey / bir buyrukla değişmeye meyyal / ve hemen her şey / bir çift sözle yok olmaya teşne.” (s.71) dizeleri Yunus Emre’nin kolektif bellekte yer edinen sözün önemiyle ilgili dizelerini çağrıştırıyor. Tarihin hep savaşı başlatan buyruklarla ilerlemesi, savaşın katliam ve yıkım dışında bir şey getirmemesi, insanların zaaflarına yenik düşmesi, kitlelerin otoritelerin peşinden sorgulamadan “kutsal” gerekçeler uğrunda sürüklenmesi Troya Blues’un insana, halklara ve tarihe yönelik eleştirel söylemine temel oluşturuyor.
“Bir savaşın en görkemli anı
henüz başlamadığı andır hiçbir şeyin
kılıçların kınında, kalkanların yerde
askerlerin eşlerinin yanında
ulusun barışta olduğu andır
bir savaşın en görkemli anı.” (s.62)
Troya Blues, biçim açısından, Türk şiirinde uzun zamandır ara verilen yeniden yazım pratiğinin hatırlanmasını sağlayan bir kitap olarak değerlendirilebilir. Troya’nın yer aldığı Anadolu topraklarından Yunus’un, Şeyh Galip’in, Fikret’in sesiyle Homeros’un sesi kaynaştırılıp, zengin bir kültürel hazine estetize edilip dizelere dökülmüştür. Savaş karşıtlığı izleği üzerinden gelişen dizelerde kuleden düşen bedenler, üst üste yığılan cesetler, kılıç sesleri, çarpışmalar ve hareketli görüntülere dair ifadeler gerilimi, dinamizmi ve rahatsız ediciliği diri tutmuştur. Savaş karşıtlığı; otorite-kitle, kutsiyet-gerekçe, yazgı-irade ilişkisi bağlamında sorgulanmaya açılıp savaşın döngüsel yapısı sahnelenmiştir. Yıkım ve kurum ikilemi diyalektik açıdan karşıtların birliği ve mücadelesi boyutunda dizelere işlenmiştir. Varoluşçuluk, hümanizm ve doğa sevgisi kitabın felsefi; insanın evrensel duygu, zaaf ve güç istencinin döngüselliği ise psikolojik temelini oluşturmuştur. Gerekçesi ne olursa olsun savaşın anlamsızlığı ısrarla vurgulanmıştır. Kahramanlık anlatılarının, hamasetin, yazılı tarihin gölgesinde bırakılan saf insan gerçeğine ışık tutulmuştur. Kahramanın tarihe geçen gölgesinde halklar kalmıştır fakat kahramanı tarih geçiren, gölgede kalan halklardır. Kahramanın ölümlü olduğuna yönelik dizeler; resmî ideoloji, kutsal anlatı ve zihinsel manipülasyonu bozuma uğratmıştır. Bir bütün olarak kitabın söylem alanına mercek tutulduğunda destanların karanlıkta bıraktıklarının Troya Blues’ta açığa çıktığı görülmektedir. Destan formunda nehir şiir yazmanın zorluğundan olsa gerek yer yer dilin kullanımı açısından hatalar bulunmaktadır: şiir dilindeki uyumsuz sözcükler (denklem, tilki, ne bağlacı ile değil sözcüğünün birlikte kullanılması vb.), gereksiz dize kurulumu, ok seslerinin çınlayıp mızrak seslerinin “gümbürdemesi” gibi kavramsal uyumsuzluklar. Doğası gereği şiir, dil bilgisi kurallarına aykırı olsa da dilin kullanımı noktasında bağlı kaldığı kurallar vardır. Sonuç olarak, Troya Blues son bir yılda yayımlanan kitaplar arasında nehir şiir, yeniden yazım, tematik bütünlük açısından kendisine önemli bir yer açmıştır.
Ezik, Abdullah (2025). Troya Blues. İstanbul: Everest Yayınları.


Bir Cevap Bırakın